7/12/2014

The institution cannot take sides but it has to have a position

A conversation with Vasif Kortun and Vladislav Shapovalov. 
Silvia Franceschini
Published originally in doppiozero

SALT Beyoglu is situated 300 hundred meters from Taksim Square and tries to keeps a critical position towards the politics of Turkish government. Could you explain to us how the current unstable political situation is affecting the everyday work of a cultural institution? How are you trying to respond to the current situation through the programs at SALT?

It is hard not to empathize with the concerns and preoccupations of our public. Why would one go see an exhibition in the midst of an extraordinary time? The overwhelming majority of our public has a different view from that of the government. I could not say it is our duty to take a side but we certainly have an obligation to provide tools for better judgement that enable people to form their opinions in more sophisticated ways. We decided last summer to accept the uncertainties and respond to the situation through programs that resonate with the context, anticipate the situations that might arise and add a bit of complexity. One cannot under conditions of this kind pretend all is normal. It is essential to operate in two temporalities, one is to be very flexible and respond to the time with different programs. The other is to develop the long-term potency of the institution, the stamina to survive daily politics and resume functions not necessarily visible to the public eye; in our case, research and archive. The extent of hospitality has soared since last June and SALT has been housing many projects, programs, and meetings of collectives, initiatives, small institutions and NGOs. As such, SALT is expanding also into a “frame and a context”. All this is apart from cancelling and postponing events, and observing the fragility of a cultural institution.

6/21/2014

İş Birlikleri Üzerine

Yaşar Adanalı’nın Rob389 hakkında Bianet’te çıkan yazısıyla kısa bir süre önce Rob389 ve SALT iş birliğinin nedenleri üzerine yazdıklarım aslen birbirine çok yakın. Tümüyle zıtlaştığımız bir nokta var ki, onu ayrıca tartışacağım. Kitabevlerinin kentlerin simgesel caddelerinden birer birer ayrılmak zorunda kaldığı haberleri sadece İstanbul’dan değil, Paris, Londra, New York gibi kentlerden de geliyor. Bu alışılagelir, beklenilir bir durum oldu, sıradanlaştı. Bunda rantın yanı sıra yüksek KDV oranları, online alışverişin sunduğu kolaylıklar, tablet, e-yayın, zihniyet değişiklikleri gibi olgular etkin olduğu kadar, var olan kültür varlıklarının kent korumasına alınmaması, sivil iradenin marjinalize edilerek günlük verimlilik ve kısa vadeli çıkarlar uğruna etkisizleştirilmesi de söz konusu.

Rob389, 1990’ların sonundan beri uzak ülkelerden gelen arkadaşlarımın şehre varır varmaz uğradıkları iki kitabevinden biriydi; diğeri de Homer’di. Her iki kitabevinin birbirinden farklı ama gayet özenli, süzülmüş bir bilginin hissedildiği seçkileri olurdu. Avrupa’dan gelip iyi kitabı buralarda bulabilmenin ne anlama geldiğini düşünün bir kere.

6/06/2014

Bir Projenin Başarısızlığı Aynasında Gezi Parkı*

Gezi Parkı yerine inşa edilmeye çalışılan "Topçu Kışlası", kamu mekânını sembolik bir mimari lisanla yeniden şekillendirmeye yönelik bir girişimdi. Kültür ve temsil politikası ile inşaat ekonomisi ve turizm politikası eş zamanlılar ama aynı şey olduklarını sanmak hatalı olabilir. Gene de, daha önceleri doğrudan bağlantıları seçilemeyen bu olgular Gezi sırasında bir hizadaydı. Neoliberal kapitalist çıkarlarla varlıklı yeni aile makinelerine pürüzsüz bir temsilî mekân hazırlama arzusu örtüştü.

Gezi ve Taksim Meydanı bağlamında, başbakanın sadece cumhuriyet tarihinin sembolik alanına değil, sosyal kenetlenme ve nümayiş tarihine de haseti herkese malûm. Bu mekânların muhalefeti itibarsızlaştırılmalı, hedef gösterilmeli, bastırılmalı ve yerlerine kent merkezine artık rahatlıkla gelecek olan huzur ve saadet müptelası bir cemaati karşılamaya müsait mekânlar sağlanmalıydı. Bunun için de en önemlisi, bu mekânların ideolojik olarak yeniden işlenmesi gerekirdi.

2/19/2014

Gaspedilen Tarifler


15 yıldan fazladır çağdaş sanat yerine güncel sanat tarifini kullanıyorum. Tarifin müseebibi benim, vebali de üzerimedir. Kullanmaya ilk başladığımda temel bir semantik kaydırmanın ötesinin tümüyle fevkinde değildim. Ama neyin farkında olduğumu yeniden özetleyebilirim. Son yıllarda güncelin ne olduğu hakkında yeni tartışmalar açıldı ve güncel sanat tabiri,  tıpkı contemporary art  gibi, yeni çağrışımlar yüklendi ve küresel, yani çevirilebilir gibi algılanır oldu.  

Bir süre öncesine kadar Türkiye’de yoğunlaşan yeni sanatsal pratiklerini çağdaş denilen tariften bir ayrıştırma ihtiyacı vardı. Bu pratiklerin farklı izlekleri de yeniden konumlandırılmalıydı. Cuauhtémoc Medina’nın yazdığı gibi kronolojik sınıflandırmaların (dönemlere tekabül eden sanat akımları gibi de okuyabilirsiniz) kendilerine özgü yoğunlukları vardır ve ardışık bir hikayenin sabit parçaları değildirler. Dahası, iskan ettiğimiz kavram ve anlatıları bir nevi muharebe alanına dönüştürmek için biçilmiş kaftandırlar.  Çağdaşlık batının ardından gitmekle sınırlıydı ve nihayete eremedi. Bu projenin başarısızlığının —ki ne kadar başarısız olduğundan da emin değilim zira canavarsı yavrularını üretegeldi— travmasını, saldırganlığını ve ayrımcı zihniyetini güncel olandan ayırmaya çalışıyordum. Bir kopuşa işaret etmeye çalışıyordum. Çağdaş sanat ve güncel sanat aynı damardan ve aynı sülaleden gelmezler. Çağdaş sanat kavramını1950’lerde Ulus gazetesinde neredeyse ilk defa kullanan ve dile alıştıran Bülent Ecevit’tir ama bu tarifin zaman içinde oluşan algılanımı rahmetlinin düşünsel inceliğine, yargılamadan benimsediği batı ötesi kültürel çeşitliliğe cömert bakışına tekabül etmez. Çağdaş sanat köktenci sekülarizm tarafından gasp edilegelmiştir, kullanımı da bu parametrelere uygundur.