4/15/2005

Ahu Antmen'in "Men Crying, Crying Men" yazisini takiben

Ahu Antmen’in Radikal gazetesinde çikan 9 Subat tarihli yazisi üzerine notlarim ve bu notlara Serkan Özkaya’nin müdaheleleri.

V: Sanatçi her zaman bir gecikmislik ve “artzamanlilik” endisesi tasir.

S:Kanimca böyle bir endiseden ziyade, sanatin birliktelik ilüzyonunu yarattigi dogrudur. Yani bir yapita bakarken, garip bir gururlanma ile, ‘bana benzeyen insanlar da varmis’ ya da ‘benim düsündüklerimi düsünenler de varmis’ gibi bir duygu sözkonusu oldugunda (“Tam da benim düsündüklerimi yazmis” Lord Byron?) hos bir ilüzyon yasanir: ‘Bu dünyada yalniz degilim!’

Tabii üretim asamasinda bu duygunun içerisine farkli, neredeyse profesyonel kaygilar girer. Sanatçi bu ilüzyonu bilinçli olarak yarattigini düsünür. (Bkz. Romain Gary’nin “Emile Ajar’in Yasami ve Ölümü”. Gary, kendi yarattigi yazarin yapitlari üzerine açiklamalarda bulunurken, yapittaki sesinden farkli bir teknik adam kimligine bürünür. Arada yine masum ya da içten bir ses duyulsa da, bu kez okur, bu sesin, araya ustalikla ayni teknik adam tarafindan yerlestirildigini düsünür. Yani ilüzyon bu kez islemez.)

V: Sanatçi geçmisle, kendisinden önce gelmis olanlarla, çalistigi malzemenin tarihiyle, biçimleriye ugrasir ve tereddüt duyar. Tereddüt hakiki olma ihtiyacinin olusturdugu bir reflekstir.

S: iste bu hakiki olma ihtiyaci belki de soyutlamaya yatkin insanlarda, yani soyut yapilara, yasamin ta kendisinden daha fazla deger veren insanlarda, bir varolus sorunu olarak kendini gösterir. Zaten yasami kitaplardan ögrenmis biri, kitaplardaki yasami yasadigini farketmez bile. Bunun ancak anlatildigi zaman gerçeklige kavustugunu düsünür. Sanirim en bariz örnekleri, post-modern olarak tanimlanan, hikaye yazarligi hakkindaki hikayeler ya da film çekmek ile ilgili, sonunda da kendini çektigini anladigimiz filmler vs. Yani soyutlamalarla büyümüs biri, belki de en basindan beri soyutlamaya yatkin oldugundan, bu soyutlamalarin soyutlamalarini yapmaya girisir. (Ta ki “Yetti be!” diyene kadar. i.b.i.d.) Gerçeklikten uzaklasarak ona ulasmaya çalisir.

Örnegin kendini en gerçek hissetigin anlardan biri, sokakta yürürken ayni sinemadaki gibi, yüksek bir müzik duyulmasi ve senin o ani neredeyse disaridan seyrediyormus, ya da bir filmin içindeymis gibi hissettigin zamandir.

V: Bu arayis Türkiye’ye mahsus bir sey de degil. Ancak Türkiye’nin tarihsel çizgisi içerisinde hem sanatciya yüklenen, hem de sanatcinin yüklendigi misyon, bugün onun kendini ilerideki ve ötedeki bati’yla kiyaslamada gecikmislik hissini agirlastirmaktadir. Geçenlerde AB süreci içinde Türkiye’yi izleyen bir yabanci gazeteci Türkiye için “Avrupa’nin bedenine yapismis bir yabanci madde” tabirini kullandi. Çok karmasik bir meselenin üzerinden kabaca geçiyorum ama simdi bu yabanci maddenin tarihsel bir benze(s)me çabasinda oldugunu düsün. Uzagina itildigini düsündügün seyle aidiyet kurmak ne anlamlara gelir?

S: Merkez ve periferiyi tanimlamak pek kolay degil. Çaglardan milliyetlere, milliyetlerden sehirlere, sehirlerden sanat kurumlarina vs. küçülen ama hiç erisilemeyen bir yapisi var. Tanriyi aramak gibi bir sey. Yani ben de “yok diyecegim de, dilim varmiyor.”

Yabanci madde benzetmesi maalesef akla sadece Almanya’daki isçileri ve benzerlerini akla getiriyor. Bunun disinda düsünsel anlamda parazit olmak hos bir durum olurdu kanimca ama bu bir ütopya sadece.

V: Düsünür Peter Sloterdijk’in yürüyen merdiven metaforu bellegime zimbalanmis durumda. Yürüyen merdivende önünüzdekini takip ettiginizi düsünün, adimlarinizi siklastirabilirsiniz ancak, önünüzdekinin de yürümesinin yanisira merdivenin kendisi de yürümektedir. Ertelenmislik hali basli basina bir arastirma konusu ama bir sorun degil. Serkan Özkaya bir çok isinde ertelenmislikle ugrasti.

S: Buradaki insani durumlardan iyicil olanlari: 1. Hayranlik 2. Güvensizlik: ikisi de benzer sebeplere dayaniyor: Yargilama gücünden ve erkinden yoksun olmak. Kiyida kösede olan, erke sahip olmadigini – her ne nedenden olursa olsun – varsayan kisi, gördügü her yapita ya ayran budalasi gibi hayran olur ya da onlari yerer. Bu durum güvensizlikle birlesince, BBC’deki yemek programlari gibi, burada haziri var diye getirilen sanat tarihine, ‘vay be, ne güzel yapmislar’ demek bana hep en emin durus gibi geldi: “J’accept.”

Güvensizlikten ve yargi gücünün eksikliginden kaynaklanan hayranlik, iki tane de o denli iyicil olmayan hisse dönüsür: 3. Görmemislik 4. Haset. Yukaridaki gibi hayati hep baska yerde oldugu için seven, ona baglanan, soyutlamaya yatkin insanlar, bir yerden sonra bu uzaktaki tatli hayatin kahramanlarina, yazarlarina haset etmeye baslayabilir. Bunun da belki panzehiri görmemislik. Yani aslinin iki kati büyüklügündeki bir Davut yapmak. Yani dünyanin en, ennn, ennnn büyük karma sergisini yapmak. Bir yanimla buna inaniyorum, bir yanimla da bunun da kurmacanin bir parçasi oldugunu düsünüyorum. Basyapitini olusturduktan sonra üç gün boyunca yemeden içmeden kesildigi söylenen Maleviç’ten daha az mi hakikiyim? Sanirim simdilik evet...
V: Yeni iletisim kanallari ve enternasyonal sanat ortami içinde ertelenme üretilen isler adina degil ama temsil edilmeleri ve haklarindaki edebiyat olusmasi adina bir sorun. Yapmaniz ve sergilemis olmaniz yetmiyor, yazilmasi, kayda alinmasi, konusulmasi da gerekiyor. Ertelenmislik ve eszamanlilik salt sanatçilarin dinamigiyle ilgili degil sosyal ve tarihsel kosullarin yogun etkisinde.

S: Bu konuda yani uzaktaki bir seye bakip, ona haset konusunda biz güzel bir örnek ortaya koyduk. Kendimize, bir de kurban seçmistik hatirlarsan. Sözümona batidan, merkezden gelen, ‘ah iste onlar yapinca Kunstforum’a çikiyor, renkli dergilerde üzerine yazilar yaziliyor’ diye haset ettigimiz kurban, Rejkyavikli Osk Villemsdottir’di. ‘Biz bir halta yaramayiz’, hatta Serkan’in güvensizligini silah gibi kullanip, olmuslardan toplama, yani yeni bir sey yapmama, böylece güzelin tanimiyla bir kez daha ugrasmama, garantiye oynama, kaybetmek istememe refleksini dahi bosa çikaracak, ‘istedigin kadar zekice davran, neticede bu senin genlerinde var’ dercesine, yapiti önceden yapilmis olarak bulduk. Tartismaya bile degmeyecek bir durum ama o zamanlar bizi heyecanlandiriyordu. Üzerine baglam ürettik. Ama dünyamizda gerçekten de bazi seylerin ilk kez yapilabilecegine inaniyor oldugumuzdan degildi bu tabii...

V: Sam Taylor-Wood’un isini Gülsün Karamustafa’nin isine ulamasini anlamadim. Karamustafa’nin isi Türkiye’de erkeklerin aglayip aglamamalari, nerede ve nasil agladiklari üzerine, belirgin bir dönemi ve Atif Yilmaz’in sinema bakisindan ve yeniden kurguluyor. Siyah/ Beyaz. Mahrem ve sosyal mekanda aglamayi arastiriyor. Her yildiz farkli farkli agliyor: Cüneyt Arkin’in maço ve ekspresif aglamasiyla Fikret Hakan’in aglamayi (bile) beceremeyisi... Taylor-Wood’un ve Karamustafa’nin konu olan isleri arasindaki benzetme yüzeysel. Salt görüntüye dayaniyor, bunun üzerinden öncül /artçil tartismasi yapamam.

S: Bu da bizim “Büyük Cam” tartismamiz gibi biraz. Gazeteciler beni de arayip, “artik Türkiye geriden gelme durumunu asti mi” diye sordular. Üzerine çok düsünemiyorum artik o kadar hevesli degilim.

V: Türkiye’nin sanat tarihi ve sanat ortami enternasyonal sanat tarihi üzerinden yazilmadi. Karsilastirmali okumalar yapilmadi. Uluslararasi sanat tarihi içerisinde yerini alamamis, almasi gereken tekil örnekler var. Türkiye, modern sanatta bir Japonya, Brezilya ya da Hindistan kadar güçlü degil. Güçlü anlatilar güçlü bölgeler yaratir, burasi henüz böylesine inandirici bir anlatiya sahip degil. Mesele zaten, kendini bir baskasinin anlatisinin içine yazmaya çabalamak degil. Bu sanatçi için de geçerli.

S: Size, Charles’a ve sana Istanbul’un sadece periferide olmadigini hatirlattiginiz için tesekkür etmek lazim. Lakin sirf milliyet üzerinden nereye varabiliriz bilemiyorum. Diller ile kimi okullar olusturuldugu dogru. Yani edebiyatta Fransizlarin (elestirmen, yazar ve okur) tavri ile Almanlarin tavri belki böyle bir zorunlu birliktelikten dolayi ayirdedilebilir. Ama sanati, milliyeti esas alarak nasil siniflandirabiliriz bilemiyorum. Yani malzeme kullanimi olarak pek kolay degil. Toplumlarin yapisi ile ilgisi kurulabilir. Örnegin daha fazla parasal kaynak saglanan bölgelerdeki sanat yapitlarinda fark görülebiliyor. Ama bugün bu kaynaklar da global karakter kazandi. Zaten bu siniflandirma için yeterli olmaz. Yapilan arastirmalar önemli olmali belki. Gene de Rijksakademie’nin ne derece Hollanda sanatini temsil edebilecegini bilemiyorum örnegin. Daha kabaca, örnegin ‘heykel’ gibi bir sinif açilabilir. Bunun içerisine de bizim anladigimiz anlamdaki yapitlar girer. Iste burada bizim anladigimiz anlamdaki sanatin kriterleri üzerine düsünmek daha saglam olur gibi geliyor bana. Yani toplumdaki dinamikleri sanat yapitlari araciligiyla örneklemek ya da cinselligin siyasasina açiklama bulmak amaciyla sanat yapitlarini delil göstermek yerine, kimlik bilgilerini (milliyet, cinsiyet, irk, din vs.) gözardi etmese de onlarin kazanilmis seyler oldugu iddiasinda bulunmayan bir yaklasim bana daha çekici gelir. Gülsün aglayan sinema aktörleriyle bir yapit üretti diye, Türkiye Ingiltere’ye gol atmis olmaz. Ya da atsa da ben o kadar futbol meraklisi degilim. Tezahürat edemeyecegim.

V: Modern sanat tarihinin yapitaslarinin sallandigi bir zamandayiz. Artik çok daha çogulcu ve kosut tarihler var. Gecikmislik var ise, eger, bunun içinde okunabilir. Üstelik anlatilar artik merkeze göre degil periferiden periferiye olusturulabiliyor. Bu anlatinin içinde Türkiye sanatçilarinin da yeri elbette var.

S: Belgrad Çagdas Sanat Müzesi’nde çogunlukla Sirp sanatçilarin, Istanbul Modern’de Türk sanatçilarin vs. yapitlari var. Ama örnegin Amerika’da tüm dünyanin sanatini yazmaya ve örneklemeye soyundugu söylenen (bunu da tam olarak kim söylüyor çikaramiyorum: nazarlarini oraya yöneltmis bizler mi, yoksa kendileri hakkinda konusan kendileri mi. “Nazar etme ne olur, Çalis senin de olur” minübüs caka isi) müzedeki çogunluk, biz Belgrad ya da Istanbul’da degil ‘orada’, New York’ta olmak istedigimiz için rahatsizlik, haset, güvensizlik yaratiyor. Küçükken beni yabanci zannedenler beni onurlandirirdi. Yabanci deyince de, ya Amerikali ya da Avrupali anlasilirdi. Çocukça önyargilara dönüstü artik bunlar saniyorum.

V: Ancak zaman ne derece onemli bir faktör ise çografya da baska bir faktör. Bir isin geç kalmisligini salt zaman belirlemiyor. Ne kosullar altinda çiktigi, nereden nereye gittigi gibi seyler de belirliyor. Artçilik tartismasi “bati”nin elinden, aslinda en büyük kaybin yasandigi yer olmasina karsin, pismanlik sansini da aliyor. Ama bunu açiklamak bambaska bir yazinin konusu olur.

S: Türkiye gibi cumhuriyet devrimini yasamis bir yerden bakildikta sözkonusu hayranlik ve hasede kapilmak isten bile degil. Bir günden bir güne, biz su andan kelli dogulu degil batiliyiz dendigi için asillar bir anda uzaklara gidivermis. Yapitlar arasindaki benzerlik yeterli degil, baglamda benzerlik kurulmali ve yine çocukça bir içgüdüyle, biri bir digerinden kopya çekmis anlayisi yerine, birbirine yakin baglam ve söylemlere, bu baglam ve söylemleri derinlestirecegi için daha da ilgiyle bakilmali diyorum.

Ahu Antmen'in yazisi icin: