4/02/2005

istanbul

Bir kente baska kentler model olabilir mi, o kenti baska kentlere göre biçimlemeye çabalarsaniz o kent kendisi olabilir mi? istanbul’un son yüz yilda üzerine giydirilen nice master-plana nasil direnç gösterdigine, kayitsizligina, yap-boz tahtasi gibi degistirilmesine ragmen herseyin eski haline dönmesine çevremizdeki her nesne sahitlik eder. Kaldirim taslari, aydinlatmalar yenilenir, Taksim’deki meydan sanki tüm kente yayilacak gibi genisledikçe genisler ancak yenilenmeden sonraki iki gün içinde polis sular idaresi önüne çapa atar, lacivert barikatlariyla alanini çevreler, ATM makineleri ve telefon klübeleri gelisigüzel yerlerine saplanir, seyyar saticilar, sipsakcilar bölgelerine döner, içinde katran isittiklari yag tenekeleriyle, kazma, kürek ve plastik torbalariyla, renault marka kamyonet gibi kullandiklari köhne station arabalariyla ve koyu renkli takim elbiseleriyle geçici isçiler gelir ve yeni delikler açarlar. Her zamanki gibi yanlarindan dirdir ederek geçer gider, onay beklercesine ‘bizi böyle Avrupa birligi’ne alirlar mi türünden sözler savururuz. Dahasi, Istanbul gibi, kendi alt modellerini, kendinden örgütlenmeleri, kendiliginden mimarisini üretme kapasitesi çok yüksek olan bir kenti bir baska kente çevirmek gibi --illa da o sikici avrupa kentlerinin biteviye merkezlerine-- nafile bir çaba yerine süregelen enerjilerin nasil yeniden degerlendirilebilecegine bakamaz miyiz? Bir kent, kent planlamacilarina, büyük müteahitlere ve onlarin kabaran istahlarina, ihale kurtlarina, çimento fabrikasi sahiplerine, kent ve topluluklar adina karar verme ehliyetini bugululastirarak hoyratça kullanan megaloman belediye baskanlarina, maketlerden, planlardan, uydu görüntülerinden kenti tarif eden, powerpoint sunumlarina insanlardan çok daha fazla özen gösteren mimarlara, —evet özellikle mimarlara— birakilabilir mi?

iran’da sah döneminde “kaybolan” bir Azeri Türk sair, “Ben Türk’ün Maskesi” adli siirinde, “Biz müzeleri sevmeyiz, müzeler tarihsiz toplumlar içindir...” der. Yillar boyunca müzecilik üzerine kafa yormus biri olarak bu dizelerin hep aklimda kaldigini itiraf etmeliyim. Peki, biz, buralilar, yerliler, neden müzeleri sevmeyiz sahiden? ilkokulda ders kaytarmak disinda islev görmeyen, hocalarin tepemizde diskur çektigi müze gezileri hariç, ana babamizin elimizden tutup bizimle insanligin bellegini paylastigi kaç müze yolculugunu, arka sokak gezilerini, bir binayi, bir nesneyi, bir manzarayi hatirlarsiniz? Hangi müzeye kadim dost gibi gider, yeri degistirilen bir eseri göremediginizden dolayi hayiflanirsiniz? Türkiye’nin en degme entellektüelleri, aralara isim serpistirek malum Avrupa seyahatleri sonunda luvr ya da tatemodern gezilerini ballandira ballandira anlatirlar ama kentlerindeki son müze deneyimi yabanci misafirlerini dolastirdiklari zoraki bir Topkapi Sarayi gezisidir. Peki, müzelerimiz misafirperver midir? Benim bellegime kazinan Istanbul’un birbirinden sikici —olsa olsa düskün bir tasra viktoryeni olan Dolmabahçe Sarayi’nin sapkinligi disinda— ama inanilmaz potanisyeli olan müzeler degil, yetmislerin sonunda sonunu yakaladigim o imece usulü mavi yolculuklar sirasinda orijinal yolculardan rahmetli Azra Erhat’in, içine mitolojiden mebzul miktarda ask hikayeleri ve entrikalar ekleyerek anlattigi biz çocuklari, gençleri, dag tepe sürükledigi amfitiyatrolar ve kent kalintilaridir. Azra hanimin rehberliginde, baktigimiz, kaya yiginlari içinden yeseren çalilar degil, bugün de geçerliligini koruyabilecek olan hikayelerle sarili, düsgücümüzü atesleyen bir toptan evrendi. Geçmis ancak yeniden okundugunda varolur ve asla kapanmis bir kitabin içindeki sayfalardan ibaret degildir. Buranin insanlari, bizler, evet bellek tutmayiz, koca bir imparatorluktan arda kalan özneler olarak üç tarafi sularla çevrili bir anakaraya yerlesmekten gocunmaz, bellegimizi siddetle harmanlamayiz, ki bu iyidir. Ancak, bellek yoksunlugu gelecek vizyonsuzluguna dönüstügünde ne olur? Öyle bir zamandayiz ki vakfiyesinin faizinden degil anaparasindan yiye yiye batmanin esigine gelen, kadrosunun yarisina yol verip, koleksiyonundan eser satarak bütçe açigini kapatmak zorunda kalan, kendisine sponsor olan sirketler için —örnegin BMW— motorsiklet sergileri yapacak kadar düsmüs, ve tüm ABD basinin ‘derdest edip yolla gitsin’ dedigi Guggenheim müzesi yöneticisi Tom Krens’in kucagina oturmaya, kendini sömürgelestirmeye tesne aklievveller Istanbul’a bir Guggenheim yaptirma ya da Galataport gibi ithal bir sürdürülemez mezara dönüsecek bir proje düslenmektedir. Tüm bunlarin ve bu gibi “atilimlarin” göremedigi yalin gerçek ise misafirlerin Istanbul’a gelmesinin nedeni, kentin içiçe kaynamis, farkli bir kent olmasidir. Kenti heyecan verici kilan büyük marketler, alisveris merkezleri, yalitilmis bölgeler degil, küçük magazalari ve isletmeleri ve sokak saticilariyla kentin parçasi olma duygusudur. Bogazda bir çay, bir içki içmek, kiyida dolanmak, yanlis sokaklara saparak bir labirentin içinde yön duygusunu yitirmek korku vermez. Istanbul’u farkli kilan bugünkü dokusu ve bu dokunun üzerinden bir gelecek hayal etmekten geçer. Müzelerimiz --örnegin Topkapi Sarayini ele alirsak-- dogrudan fahis giris ücretlerinin kesildigi degil herkesin kendi bütçesine göre müze içinde tercihi dogrultusunda harcama yaptigi, kentin bir mikrokozmosu olarak yasatmaktir. Yani, sabah girdigimiz halde aksama çikmak istemedigimiz ve gece geç saatlere kadar açik olan, dört kösesinde irili ufakli kahvehanelerin oldugu, mutfaklarinda eski Osmanli yemeklerinin, belli zamanlarda da misafirlerle birlikte yapildigi, birbirinin benzeri yüzlerce seramik tabak çanagin degil, az sayida malzemenin sergilendigi ama bunlarin yaninda bu seylerin nasil ve neden yapildigi, kimlerin neden ve ne için kullandigi bilgilerinin gayri resmi ve sevecen bir yolla verildigi, belli zamanlarda, bunlarin örneklerinin yeniden yorumlanarak misafirlerle birlikte üretildigi, örneklerinin lokantada kullanildigi, hediyelik olarak satildigi, yasayan, egiten, insanlari, bir tarihin, göçebe bir sarayin, onun içiçe kapanan avlularinin, yüzlerce insani besleyen mutfaklarinin ne anlama geldigi, sarayin çevresi ile olan iliskisinin ne oldugunu yasatildigi bir yer düslemeliyiz. Önemli olan, kiliçlar, zümrüt kakmali hançerler, elmaslar sergileyerek imparatorlugu siddet ve ihtisam üzerine kurmak degil, nüanslara girmek, olumlu ve olumsuz yönlerini sorusturmaktir. Tipki bir Askeri müzenin toplar tüfekler ve düsmandan ele geçirilen üniformalar göstermesi yerine, analari çocuklarindan, yarlari yarenlerinden ayiran, insanlari yerinden yurdundan eden, kadinlarin irzina geçecek kadar askerlerin gözlerini döndüren, talan ve yikimi onaylayan savaslarin ne denli berbat bir sey oldugu anlatmasi gerektigi gibi. Müzeler duvarlara asili, vitrinlere kapali seylerin, bikkin bekçilerin gezindigi tozlu pasli yerler degil, aslen bugündür. Tas, çimento, bina ve nesne —ne denli degerli olursa olsun— kendiliginden bir söz söylemez. Önemli olan bir seyle bir kisi arasindaki ara iliskidedir. Adini koyamadigimiz, nesnelestiremedigimiz, hayatimizi kimi zaman daha anlamli kilan, sorular sorduran, düsündüren, özen gösterten, kiskirtan o alisveris esnasinda belirir. Turizm yoktur misafir vardir, sizin kentiniz hakkinda söylenecek güzel bir söz, aktarilan sicak bir hikaye, bir ani, bir güzel yemek --ki Istanbul mutfagi da müzeler gibi yerlerde sürünmektedir-- misafirin kendisini gelistirdigi, burasiyla ilgili yeni bir bilgi edindiginin hissi gerek olandir. Istanbul’un yeniden düslenmesinde ana cadde çözümlerini degil, yerel mitleri, ara sokaklari, farkliliklari, kenti istanbul yazarlarinin, Orhan Pamuk’tan Resat Ekrem Koçu’suna kadar okudugunuz hikayelerinin izleginde, köse basindaki sebilin anisinda, bir o kadar da kendini egzotiklestirmeyen, yasayan çok hücreli bir organizma olarak düsünün. Misafiri sehre katin, izole etmeyin, ona Istanbul’un Disneyland versiyonunu vermeyin ve unutmayin ki aslinda geçmis yoktur ve her sey ona kattiginiz deger baglaminda güncel ve canli kalir.