5/02/2005

Murat Odabaşı'nın Yazısı

Murat Odabaşı'nın yazısı İstanbul Modern'le ilgili bir bölüm hazırlamış olan bir dergide eleştirel bölümleri kesintiye uğrayarak yayınlanmıştı. Aşağıda bulacağınız versiyon daha sonra üzerinden geçtiği, kesintisiz hali. Güncel Sanat Odabaşı'nın başlıca meraklarından biri ve bu konuda bu kentteki en meraklı ve bilgili insanlardan biri. İstanbul Modern hakkında tartışma ve kritik okumalara yazılı basında karşılaşmak olası değil. Enformel mecralarda yapılıyor ama kayıt düşmeden geleceğini düşünemeyiz.

Müze, Ama Nasıl?

Müze yatırımınlarının yoğunluklu olarak sanat gündemini meşgul ettiği günler yaşıyoruz. İyi niyet ve hevesle girişilen tüm bu yatırımlar, şüphesiz sanat hayatımız açısından oldukça olumlu bir aşamada olduğumuzu gösteriyor. Harcanan çabalar bir yola girmiş ilerlerken, üzerinde en ciddi şekilde düşünülmesi gereken, çağdaş bir müze nasıl olmalı konusudur. Bununla doğrudan bağlantılı diğer bir ön mesele ise, oluşturulmak istenen mekanın potansiyel izleyicisi ile hangi seviyede ne tür bir ilişki kurması beklendiğidir. Bu noktada, çağdaş müzeciliğin geçirdiği evrime göz atma ihiyacı kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır.

Genel bir değerlendirmeyle; estetize edilmiş nesnelerin düzenli aralıklarla duvarlara dizildiği, izleyiciye mesafeli 19. yüzyıl müzecilik anlayışından izleyici odaklı sergileme yöntemlerine geçişin, 1910 ve 20’ler boyunca özellikle Almanya, Rusya ve İtalya’da gerçekleştirilen bir dizi politik propaganda motifli sergi ile hız kazandığını söyleyebiliriz. Ancak, kısa süre içerisinde, bu yeni yönelimin salt politik propaganda etkisini artırma oyunundan soyutlandığını ve bunun sonucunda, sergilenen her ne olursa olsun, izleyici konumundaki bireyleri en yoğun biçimde donatacak sergileme stratejilerinin oluşturulması çabalarının öne çıktığını görüyoruz. Bu anlamda en göz alıcı atılım, acil değişim gereğini her fırsatta dile getirmiş olan Alexander Dorner’in, 1922’den itibaren Hannover müzesi için tasarladığı odalardır. Dorner, kendi tanımıyla, yarattığı “atmosfer odaları”nda izleyiciye farklı devirlerin sanat dilleri arasındaki bağlantıları anlatmak suretiyle müzeyi bir eğitim ünitesine çevirme düşüncesindeydi. Müzeyi bir “kraftwerk” olarak tanımlayan Dorner, sergi mekanını geleneksel statik “kokmaz bulaşmaz” vasfının ötesinde, toplumun dinamik parametreleriyle kesintisiz ilişki halinde öncü bir enerji platformu olarak gördü. Dorner’e göre, modern hayatı tüm yönleriyle etüd etmeyen müze yöneticisi, günün görsel sanat üretimini etkileyen güçleri de algılayamazdı. Dorner’in avant-garde yaklaşımını kısa süre içerisinde Bauhaus takip etti. Birincil Bauhaus ajandasında sergileme teknikleri yer almıyordu. Fakat, başta Walter Gropius ve Hans Meyer olmak üzere Bauhaus’un önde gelen kişilikleri, sergi tasarımını verimli bir deney alanı olarak gördüler. Etkili sergileme anlayışının bireysel ve estetik yaratıyı değil çoğulcu ve sosyal odaklı yaklaşımı öne çıkarması gerektiğinin farkında olan Bauhaus, bu vizyon ile 30’lu yıllar boyunca kendi mekanında ve çeşitli Avrupa kentlerinde oldukça başarılı sergiler tasarladı. Aynı dönemlerde, diğer bir grup etkili sergi uygulaması da Ludwig Mies Van Der Rohe ve Lilly Reich’dan geldi. Yeni Dünya’da da ses getiren bu sergilerin bir kısım yapımcıları, takibinde Avrupa’da yükselen savaş rüzgarlarının etkisiyle birer birer Amerika’daki kurumsal müzelerde boy göstermeye başladılar. Başta MOMA olmak üzere çeşitli müzeler, bu Avrupa’lı öncülerin çalışmaları için ivedilikle olanak sağladılar.

Çağdaş müze mimarisi ve sergileme teknikleri ile ilgili olarak özellikle MOMA’nın geçirdiği evrim, bize 20. yüzyıl boyunca müzeciliğin nereden nereye gelmiş olduğunun etkili bir panoramasını sunar. Hiçbir döneminde en avant-garde, en yenilikçi sergi mekanları arasında gösterilmemesine rağmen, MOMA, 30’lu yıllardan günümüze sergi ajandasını ve konularını estetize sanat yapıtlarından popüler kültürün en banal objelerine, sosyo-kültürel ve politik fenomenlerden doğa tarihine kadar insan hayatının hemen her alanından seçti. 2004 sonu açılan yenilenmiş mekanında da aynı dinamik düşünce çerçevesinde izleyici odaklı sergiler üretmeye devam eden MOMA örneği incelendiğinde; sergi tasarımı anlamında, müzenin mimarı ile olan ilişkisinin mekanın hizmete açılmasıyla sona ermediğini, aslında farklı bir ölçekte yeni başladığını görürüz. Bu anlamda, mekan, hiçbir zaman tamamlanmayan, esnek ve sürekli devinim halinde bir organizmadır.

Çağdaş müzecilik anlamında, ülkemiz koşullarında da temel alınması gereken anlayış da bu olmalıdır. Yöneticisi ve mimarıyla 20. yüzyıl müzecilik serüvenini etüd etmeyen hiçbir girişimin Avrupa Birliği kapısındaki ülkemize örnek bir mekan kazandıramayacağı açıktır. Kendi alanında ilk girişim olan İstanbul Modern’in, mimari düzenleme ve izleyiciyle kurulan ilişki boyutunda, bu hassas mevzular üzerinde fazla durmadığı görülüyor. Aynı örneğin bir kez daha yaşanmaması için, kaynaklar savrulmadan önce tüm girişimcilerin dikkatini çekeriz.

© 2005, a. murat odabaşı.