11/24/2005

double-exile/çifte sürgün

Güncel sanat bağlamında varsaydığım çifte-sürgün halinin bir yönü üzerine biraz konuşalım.

Birinci sürgün, merkezin anlatılarından tarihsel olarak sürülmüş olma hali. Bunun için sürgüne uğrayanların o anlatının bir parçası olduklarını sanmaları gerekiyor her şeyden önce. Çünkü oraya yatırım yapmışlar ve ortak kültürel tarihi ve uslubu başat örnek olarak almışlar, muassır medeniyetlerin seviyesine çıkmaya çalışmak gibi. En iyi durumda da  o anlatıya paralel durumlar oluşturmuşlar ve kimi durumda da öncüllükleri var (Brezilya ya da Japonya). Gene de öncüllük ve parallelik, modernizmin evrensel diskurunun salt batıcıl çerçevesi içinde, kalıcı ya da sürekli bir durum olarak algılanmamış, dolayısıyla nedensellikten ziyade arızai bir durum olarak okunagelmiş. Bunun, hem sürgün eden hem de sürgün edilen tarafından ulusal ve bölgesel özcülüğe (essentialism), teslim olunmasına da yol açması mümkün. (80ler sonundan itibaren third text dergisi diskuru, biraz da abartırsak "east art map" [http://www.eastartmap.org/]). 

Devralınan bu durum tabiki değişti. Eski merkezin çevre üzerinde talepleri var. Bu talep geçmişte de var olsa uzaktan temellük etme, hatta temellük ettiğini bir yüzeymişcesine kullanmaktan ibaretti. Örneğin “primitivism” macerası içinde temelük ettiğinin coğrafyasına giden tek sanatçı Gauguin olsa da o bile gittiği yerin neresi olduğunu karıştırabiliyordu. Oysa, bugün eski merkezin çevre üzerinde talepleri katılım, ve karşılaşıma muhtaç. Çevre ise, merkezden, modernizm projesinin evrensellik öncülüne riayet etmesini bekliyor. Dahası, bu kontratın geriye doğru işlemesini de talep ediyor. 

Bu kaba eskiz içinde, ikinci sürgün hali güncel kültürle uğraşanların yerel iktidar(lar) tarafından uzaklaştırılmaya, güçsüzleştirmeye tabi tutulmalarıyla ilgili. Uzaklaştıranlar temelde iki farklı kanattan gelmekteler. Birincisi, güncel sanatın, ulus-ötesi, gezegensel yapılanmasına karşı olan, yerel, özcü ve tutucu güçler ve yerel piyasa ki aynı güçler “dışarı”dan gelen her türlü rüzgara karşıdırlar. Örneğin Şahin Paksoy’un 9. bienal hakkında görüşleri buna işaret ediyor: “Birtakım yabancı şirketlerin ülkemizden birileriyle olan ilişkilerinin neticesinde bir şeyler yapmak için ortaya çıkan yeni oluşumlar ve buradaki büyük şirketlerin oradaki büyük şirketlerle ilişkileri söz konusu. Yabancı küratörler, Türkiye'ye gelip de kimi, nasıl seçtiler, seçiyorlar? Onlara, isimler lanse ediliyor ve "Bunların arasından istediğinizi seçin" diyorlar. Galeriler, genç sanatçılar var, bu yabancı küratörler hiç mi merak etmediler bunları? ... Bu ülkede gerçek sanatı temsil eden sanatçılar, galericiler; oradakiler ve sergiledikleri eserler değildir.” [Orijinali: http://www.milliyet.com/2005/11/02/guncel/gun05.html]. Bunları otoriter modernizm eksenine, milliyetçiliğe, ulusal solculuğa  oturtmak ta olası. Akademiler de kısmen buraya ait cünkü onların da klasik erkleri ilerlemeci devlet ideolojisinin araçları olmalarından geliyor. 

İkincisi ise bunlardan farklı olarak, yeni ekonomiyle gittikçe palazlanarak “aristokrat olmaya çalışan burjuvaların”, bu yolda kullanılabilecek en verimli araçlardan biri olan kültür sektörünü seçen hami ve mesenlerin sadece ve sadece, nitelikleri ne olursa olsun, “uluslararası” (yani bulundukları yerden olmayan) profesyonellere inancı.

Dolayısıyla, organize edilmiş bir yerelliği efektif olarak varsaymayıp sürgüne yollamanın politik nedenleri de var kuşkusuz (yerellik ancak organize edilebilir, kendinden oluşamaz). 

Bir anlamda, asıl tartışma “burası” ile “ötesi” arasında değil. Tartışma, “ötesi” ile kuşku götüren bir ittifaka giren sözde “buralı”lar ile “buralı”lıkları kendinden menkul olan “buralı”lar ve tüm kodlarını ve endekslerini “öteye” çevirip, sürekli “öte”nın onayını bekleyen “buralı”lar arasında.

Mesele, bu sürgün halinden kurtulmak. İş tam da burada çetrefilleşiyor çünkü güncel dediğimiz nesne, varolanın gözüpek ve daha önceden düşünülmemiş bir biçimde yeniden harmanlanması anlamına geliyor. Dolayısıyla, güncel olan, sadece “yeni” ile uğraşmaz. Kabul görmüş olanın sorgulanması kadar, unutulan, konuşulmayanın da yeniden değerlendirilmesini kapsar.

Yani,  güncel olmanın faturasını, çoklukla benzer kaderleri paylaşan, uzak/yakın cemaatlerle, geçici ve kırılgan güç noktalarının getirdiği rahatlama anlarıyla hafifletmek yeterli mi?