1/01/2006

Boris Buden: Komünizm Sonrası Doğu’da Benjamin’in “Üretici Olarak Yazar” makalesini Yeniden Okumak

Boris Buden'in Re-Reading Benjamin's "Author as Producer" in the Post-Communist East adlı makalesi'nin ingilizce fransızca ve almanca versiyonlarını republicart linkinde bulabilirsiniz. republicart bir European Institute for Progressive Cultural Policies programıydı. Türkçeye çeviriyi Balca Egener yaptı.

Boris Buden
Re-Reading Benjamin's "Author as Producer" in the Post-Communist East
Solcu politik perspektiflerin Doğu’da Batı’ya göre çok daha harap halde olduğuna dair genel kanıyla başlayalım. Bugün, gerçek sosyalizm deneyiminin ve akabinde bütün komünist sistemin çökmesinin ardından bir “Sol çölü” oluştuğu kesindir; her türlü sol kökenli düşünceye ve sol düşünceden kaynaklanan politik ve kültürel pratiklere tamamen düşman bir tarihsel, politik ve kültürel alan... Çöllerde olduğu gibi, geçmiş tazelikten kalan son bir kaç kalıntı da yeni düzene ayak uydurmaya hazır bulundukları için ayakta kalabilmişlerdir. Bunların arasında, öncelikle, bu arada ideolojilerini sosyal demokratik reformculukla özdeşleştiren ve politik önemlerini çoğunlukla bir çeşit milliyetçilikle ittifak kurarak tekrar kazanan eski komünist partiler -ya da onlardan geriye ne kaldıysa- vardır.

Kuşkusuz, az sayıda uyumsuz, bireysel olarak veya bireylerin başlattığı kamusal projeler içinden (kültürel, sanatsal, sosyal ya da başka karakterlerde) kaçınılmaz gibi görüneni kabul etmemekte direnir: yani kapitalizmin ve batı tarzı parlamenter demokrasinin tastamam bir restorasyonunu ve/veya uygulamasını. Buna rağmen, bu istisnalar sadece genel kaideye kanıt teşkil eder: Çölde temiz su yoktur, yeni sol girişimlerin yaşama olasılığı yoktur. Sonuçta, bu kum denizinde hiç bir yeşillik bulunamayacak gibi görünmektedir.

Bu perspektiften, yani Doğu’dan, bakıldığında “Batı solu” diye adlandırılan fenomen bir çeşit Fata Morgana gibi görünür: küreselleşme karşıtı hareketin veya solcu sivil toplum inisiyatiflerinin, sosyal ve politik kaygıları olan sanat ve medya projelerinin ve benzerlerinin oluşturduğu yeni çokluğun ürettiği Sosyal Forum tartışmalarının yeşil vahası. Hatta teoride bir çeşit sol liberal hegemonyanın varlığından bile söz edilebilir: örneğin feminizm, gelişmiş Batı ülkelerinde çoktan akademik müfredatın sıradan bir parçası haline gelmiştir. Çeşitli sanatsal ya da kültürel etkinliklere eşlik eden teorik düşünce ise ilhamını çoğunlukla sol eğilimli entelektüel gelenekten almaktadır. Hatta Doğu bloğu komünizmiyle birlikte tamamen yok olduğu düşünülen Lenin bile yine Batı’da, en azından bir çeşit sol teori içinde yeniden yükselmekte ve ilgi görmektedir. Son olarak, yine sonsuza kadar öldüğü düşünülen devrimci solun eski ikonu Che Guevara’nın resmi bir defa daha her yerde hazır ve nazır bulunmaktadır.

Kısacası, eğer bugün Doğu’da solcu inisiyatif varsa, kökleri Batı’da olmalıdır ve Doğu’ya Doğu’nun bugünkü yaşam koşullarını şekillendiren diğer etkilerle birlikte gelmiş olmalıdır: politik sistem, kapitalist ekonomi, liberal ideoloji, kitle kültürü, toplu tüketim, eğlencenin en etkileyici biçimleri, teoride hegemonyası olan kavramlar, kültürel çalışmalar, postkolonyel araştırmalar, daha önce sözü edildiği gibi feminizm, analitik felsefe, yapı bozumculuk, İngilizce dili vb. Bu paket, içinde sol eğilimli sanat üretimlerini ve bu sanatsal uygulamaların teorik yansımalarını da barındırmaktadır.

Burada tekrar, muhtemelen Doğu Avrupa’da bir ‘sweatshop’ta üretilen fakat üzerinde sadece Batılı bir markayı taşıyan bir Che Guevera tişörtüyle karşılaştırabileceğimiz bir şey buluyoruz. Aynı şey Lenin’in de başına geliyor. O da Doğu’ya yeni geldi ve daha on yıl önce ismi pek çok sokağı, meydanı ve kurumu süsleyen Lenin’le ve devrimci teorisi sosyalist Doğu’da akademik eğitimin zorunlu bir parçası olan Lenin’le hiç bir alakası yok. Doğu’da bu yeni Lenin’in hala öğrenilmesi gerekiyor, elbette İngilizce olarak ve Lacan, Badiou ve Negri, Documenta, Manifesta ve bütün bienallerle birlikte aynı pakette.

Özetlemek gerekirse:eğer Doğu’da bir çeşit sol eğilim varsa bu kesinlikle Batı’dan ithal edilen tamamen eklektik bir kaygıdır.

Bunun nedeni, Doğu ve Batı arasındaki ilişkinin bugün hala aynı geleneksel modeli izlemesidir: Batı öznedir, bilginin mülkiyeti onun elindedir ve dolayısıyla da öğretmeye yetkili olan odur. Doğu ise, tersine öğrenmesi gerekendir - her şeyi, bugünün sanat pratikleri ve kültürel aktivizmi tarafından ifade edilen sol düşünceleri, yani kendi Lenin’ini bile Batı’dan öğrenmelidir. Benim bahsettiğim bu model aslında Jurgen Habermas’ın icad ettiği “devrimi yakalamak” (die nachholende Revolution) diye adlandırılan kavrama dayanmaktadır. Bu Habermas’ın 1989 demokratik devrimini tanımlama şeklidir. Bu kavrama göre, Doğu Avrupa’daki 1989 devrimlerinin bütün anlamı, Batı’daki gelişmeyi yakalamak ihtiyacından ibarettir. Bu yüzden Doğu birikmiş istekleriyle (Nachholbedarf) veya Habermas’ın da aralarında bulunduğu bazı teorisyenlerin adlandırdığı gibi “gecikmiş modernizm”iyle tanımlanır.

Bu kavrama göre komünizm çöktüğünden beri olanlar, aslında hızlandırılmış bir modernleşme sürecinden başka bir şey değildir. Ve Batı’dan gelen sol düşüncelerin ve kültürel pratiklerin alımlanmasının da bu şekilde, bu modernizasyonun öğeleri olarak anlaşılması gerekir. Buna rağmen, böyle bir alımlamanın, sol düşüncelerin Batı’dan yeniden/öğrenilmesinin özgün bir tarafı vardır. Avrupalı Doğu’nun tarihi deneyiminde, yani eski komünist toplumlarda güncel herhangi bir sol düşüncesinin yakalayabileceği veya tutunabileceği hiç bir şey yoktur anlamına gelir. Hatırlayacağımız gibi, Pol Pot’a göre yeni komünist toplum “ab ovo”yla başlamalıdır; yani sanki daha önce hiçbir şey yokmuş, ne geçmişi ne de tarihi bir tecrübesi yokmuş gibi, bir çeşit radikal yeni başlangıçla.

Avrupa’nın doğusundaki hepsi Batı’dan gelen sol kökenli politik, sanatsal ve kültürel inisiyatiflerin de kendi tarihleri karşısında, yani Doğu’da ortaya çıkan özgün sol düşünce ve hareket geleneğinin karşısında aynı radikal tutumu benimsemelerini, Pol Pot’un dediği gibi -elbette onun bir parodisi olacak şekilde- en baştan başlamalarını mı beklemeliyiz? Bu soru muhtemelen retorik provokasyondan başka bir şey değildir, bu yüzden cevaplanmasına gerek yoktur. Yine de, bu soru Benjamin’in “Üretici Olarak Yazar” makalesini komünizm sonrası toplumda yeniden okumanın, benzer koşullar altında gerçekleştiğini fark etmemizi sağlar. Başka bir deyişle, her türlü hakiki tarihsel sol deneyimden, böyle bir deneyimin yakalayabileceği, bağlanabileceği, söz edebileceği herşeyden arındırılmış, yorumsamacı (hermeneutic) bir evrende yapılan yeniden okuma sanki tamamen sanal bir ortamda gerçekleşir. Çünkü bildiğimiz gibi, ifade edilen bu gerçeklik deneyiminin dışında bir gerçeklik yoktur.

Ama Benjamin’in metni kendi içinde tamamen farklı bir duruma gönderme yapar. Solcu bir yazar olduğunu beyan etmiş olan Benjamin (kendi kendisinden yaptığı sahte alıntıda kendini bu şekilde tanımlar), Doğu’da gerçekleşen ve o zamanlar hala başarılı bir proleter devrimi olarak deneyimlenen Ekim Devrimi sonrası Rusya’sına açıkça gönderme yapar. Söz ettiği şeyler, aslında o zamana kadar hem Doğu’da hem Batı’da kendi tarihsel gerçeklikleri içinde sınanmış olan kültürel ve sanatsal deneylerdir. Örneğin, Tretyakov ve Brecht’ten bahseder.

Benjamin aynı zamanda diyalektik materyalizm gibi dönüşlü yöntemler kullanır. Bu yöntemler sadece eleştirel düşüncenin ya da entellektüel eleştirinin araçları değil aynı zamanda o zamanlar çok güçlü olan gerçek bir uluslararası politik hareketin ve varolan bir sosyal organizasyonun ve kurumun, yani Sovyet devletinin –silahları dememek gerekirse- araçlarıdır. Benjamin’in kendine güveni ve metinlerindeki savların kesinliği proleter hareketin altyapısında gerçekten varolan bu gücün yansımalarıdır ve bütün bu tartışmaların kökünde de bu vardır Unutmamak gerekir ki, bu metin Fransız Komünist partisinin organize ettiği Faşizm Araştırmaları Enstitüsü’nde sunulmak için hazırlanmış olan bir makaledir. Benjamin’in tezi aynı zamanda, o zaman hala bir geleceği olduğuna inandığı sosyal kaygıları olan sanatın fikirlerine ve eleştirel kavramlarına dayanır... (Louis Aragon’un fikirleri gibi). Bir yazar ve üretici olarak kaygısını dile getirdiği metninin yazıldığı tarihsel mekan, sol deneyimlerden arınmış değildir. Dünya kesinlikle bilgiye sahip olanlar ve öncelikle bu bilgiyi öğrenmesi gerekenler diye ikiye bölünmemiştir. Benjamin, bu bölünmeyi sorgulayacak ve muhtemelen bu durumu güç veya sınıf ilişkilerinin bir sonucu olarak eleştirecek ilk kişi olurdu.

Onun şu kritik savını tekrarlayacağımız zaman, tarihsel bağlamın tamamen farklı olduğunu aklımızda tutmalıyız: belirleyici olan bir sanat eserininin zamanının üretim ilişkilerine karşı tavrı değil, onların içindeki konumudur. Bununla Benjamin, çağının edebi üretim ilişkileri içinde eserin sahip olduğu işlevi kastetmektedir. Burada aslında söz konusu olan eserlerin edebi tekniğidir.

Benjamin’in bu retorik sorusunu yeniden okumanın olağan yolu, kendi zamanımızın üretim ilişkileri içerisinde sanat eserinin konumunun ne olduğunu sormaktır. Yani, küresel pazar (aynı zamanda küresel sanat piyasası) çağında, sanat üretiminin ticarileştirildiği, sanatsal çalışmanın ve üretim koşullarının ve ilişkilerinin istikrarsızlığının giderek derinleştiği ve yayıldığı bir çağda, vs.

Bu okumanın verimli olacağına kani değilim. Benjamin’in savı bir soru biçiminde ifade edilmiştir: Sanat eserinin kendi üretim ilişkileri içindeki konumu nedir? Bu sav aslında başka bir soruya verilen bir cevaptır ve bu diğer soru ne bir sanat eserinin yazarı, ne eleştirmeni ne de Benjamin tarafından sorulmuştur. Bu soru ideolojinin kendisi tarafından veya başka bir deyişle diyalektik materyalizm olarak adlandırdığımız metodun demir mantığı tarafından sorulmuştur.

İyi bilindiği gibi, diyalektik materyalizme göre politik bir kaygı taşıyan sanat insanların içinde çalıştığı ve yaşadığı toplumsal koşullara hitap etmelidir. Gerçek bir materyalist eleştirmene göre ise, bu sosyal koşullar her zaman zaten üretim koşulları tarafından belirlenmiştir.

Yani sonuçta bu diyalektik ve materyalist eleştiri tarafından sorulacak soru şu mudur: “Sanat eseri nasıl zamanının sosyal üretim ilişkileriyle yüz yüze durur?” Bu, aslında Benjamin’in tartışmasının cevap verdiği sorudur.

Aynı soruyu bugün tekrar edebilir miyiz? Bugün diyalektik materyalizmin eleştirel metodu gibi bir metoda sahip miyiz? Cevap, ne yazık/ne mutlu ki hayır!

Bu yüzden geçmişten bugüne dönüp Benjamin’in sorusunu sormak yeterli değildir: Sanatın günümüz üretim ilişkileri içindeki konumu nedir? Bu sorunun kendisi esas soru sorulmadan verilen bir cevap haline gelmiştir. Bu artık verili ideolojik koşullarda anlamını tamamen yitiren sanat üretiminin yapıldığı maddi koşullara dair genel bir sorudur.

Bunun yerine sormamız gereken şey, Benjamin’in sanat eserinin kendi üretim ilişkileri içindeki konumunun önemine dair savı üzerinden bir şeyler ifade edebilecek bir cevabı olacak herhangi bir soru sorup soramayacağımızdır. Yeniden okuma sadece basit bir güncelleme meselesi değildir. Bu yüzden Benjamin’in eski sorusunun yeni cevapları yoktur. Bunun yerine ihtiyacımız olan onun eski cevabının kışkırtacağı yeni sorulardır.