1/06/2006

Müzeler.1

Müzeler, son yılllarda koleksiyonlarındaki işleri artan bir hızla satmaya ve ellerindeki önemli eserleri müzayedelere koymaya başladılar. Örneğin Guggenheim Müzesi 2001 sonunda girdiği devasa mali krizden kurtulmaya çalışırken “deacession” yolunu, yani koleksiyondan eser satarak zarar kapatmayı denedi.

Müzeler kimi zamanlar koleksiyonlarını yenilerler, ama eser satarak borç kapatmak ya da edinilen fonla ilave bina yapmak kabul edilebilir bir durum mudur? Müzelerin, ellerindeki eserleri bir nevi etki değeri olarak kullanmalarındaki etik bütünlük tartışılabilir. Hele hele, eserlerin değerlerinin gittikçe arttığı bu zamanda, müzelerin, sattıklarına bir daha asla ulaşamayacakları olgusundan hareketle, elden çıkartmak daha da sorunlu hale geliyor. Şu da var, bir sanatçının, koleksiyoncunun ya da haminin yaptığı bir bağışı satmaya karar verirseniz adı konulmamış bir anlaşmayı bozmuş olursunuz. Yapılan bağışları, müzenin nakde çevirmemesi için, kontratlarla korumak gerekiyor.

Durum müzelerin lehine olsaydı, dünyanın en büyük ve etkili kurumları bile bir eser satın almak için bir araya gelip konsorsiyum oluşturmazlardı. Bir süredir piyasa müzenin önüne geçmişti, bugün ise piyasa müzeyi kontrol edecek kadar güçlü.

Bu meselenin bir yönü. Bir o kadar önemlisi —2 yıl önce Londra’da bir toplantıya katılan bir müzecinin anlayışından çıkarsayabileceğimiz gibi— “collections are not an asset, they are a liability”, yani, koleksiyon bir kıymet değil bir taaahüttür. Burada, taahütten anlaşılan düpedüz, ödenmesi / kurtulunması gereken bir borç aynı zamanda. Yeni müzecilik anlayışında nesneleri sıralayarak, kuru kuru göstermek değil, daha az nesneye ama onların çevresini saran bir “deneyim alanı”na yatırım yapmak öne çıkıyor. Bu anlayış, etnografi, bilim, "artefact" müzeleri için geçerli. Bugün Victoria Albert Museum’deki yeni bölümler, Natural History Museum’un Darwin Center'ı bu yaklaşımın çok başarılı örnekleri. Güncel sanat müzeleri ise —gösterdiği nesnelerin statüsünden dolayı— benzer biçimde işlemiyor.

Müze olarak kolekisyondan çıkardığınız işler, zamanınızın ve geçmişin tortusundan gelen bir bilgi ve görgüye dayanır. Ama bir müzeci olarak sorumluluğunuz geleceğe yöneliktir. Ancak gelecek, ıskartaya aldığınızı geri isteyebilir, bastırılmış geri dönebilir. Gene de evinizde, koleksiyonlarınızda, her nerdeyse bazı şeyler var ki, satmak için yalvarsanız bile müşteri bulamazsınız. Koleksiyonunuz için en gereksiz işi atmanıza da imkan yoktur, çünkü bu edim gayet tehlikeli bir örnek teşkil eder, sistemin öz-denetim mekanizmaları çöker. Asıl beceri, vazgeçemeyeceğinizi edinmedir. Dolayısıyla, her müze, her koleksiyon kısmen bir çöplüktür. Büyük müzelerin koleksiyon depolarından ancak %5 - %10 arasından eser sergilenecektir. Buna rağmen, işin envanter ve araştırma değeri sergileme değerinden farklıdır. Dolayısıyla, işlerin sergilenmesi yegane kriter değildir.

Araştırmalar, 30 yıllık bir zaman içinde, sahip olduğunuz eserlerin %95’ini satmaya kalktığınızda genelde 0 (sıfır) değer oluşturacağını gösteriyor. Örneğin daha üzerinden 25 yıl bile geçmedi ama, 1980lerin başında ortalığı kavuran İtalyan Transavangardia’sı sanatçılarına, Sandro Chia, Enzo Cucchi’ye bugün müşteri bulmak imkansız. Kural basit, talep yoksa arzınızın anlamı yoktur, yani satabileceğiniz eserler piyasada değeri olanlardır.

Kent merkezlerindeki müzeler, koleksiyonlarını önce eski endüstri binalarına aktarmaktaydılar, şimdi de kilometrelerce uzağa taşıyorlar. Kent merkezlerinde, gayri menkul çok değerli. Kafe ya da mağaza olarak değerlendireceğiniz bir mekanı depoya ayırmak istemiyorsunuz. Bir yandan da sürekli yeni depolara gereksinim var. Bağış olarak edindiğiniz ya da satın aldığınız işlerin ederlerinin yanısıra, bakım, sigorta, depolama, fotoğraflama, veri tabanına geçirme, kutulama, araştırma gibi sürekli masrafları var. Bazı müzelerin küratörleri de artık işlerinin kendilerini göremeyecek hale geliyorlar.

Devam edecek...

Konuyla ilgili gazetelerde son aylarda çıkan genel haberleri de bloga ekliyorum