1/16/2006

serkan özkaya-vasif kortun: kapanan blogdan

serkan özkaya
11/2705

n'aber?

geçen gün galerist'in açılışına gittim ve bir süredir hissettiğim bir duyguyu gördüm neredeyse. açılıştaki istanbul san'at çevresi insanları garip bir büyünün/tatminin içinde gibiydi ve bana çok üzücü, üstelik konformist bir durum gibi geldi. yani bir köşede "ünlü" eleştirmen, diğerinde türkiye'nin son derece "başarılı" galericisi, diğerinde "marjinal" modacı, "emerging ve ses getiren" ressam vs vs. herkes kendi rolünü nedense benimseyivermiş, güvenli ve az da olsa tatminkar/tamahkar bir havadaydı. bunun nedeni belki yukarıda saydıklarımın birazcık doğru olması olabilir. yani, gerçekten de başarılı bir, iki galeri var; gerçekten gazetenin kültür sayfasında boy gösteren ressamlar var; gerçekten bir dolu insanın ziyaret ettiği sanat kurumu var vs. ama bütün bunlar iktidarsızlık halini ortadan kaldırıvermiş gibi bir razı olma havasında sanki bu insan ve kurumcuklar. demek istediğim, kurumun karşısında durmak (ister müze ister hayatın genelgeçer kabul görmüş kurumları olsun) onunla aşık atmak anlamına gelmemeli. yani birey ne denli iktidarsız ise, iktidarın ki o denli -- ve anlık -- etkili olabilir. oysa kurumla başetmeye çalışan diğer kurumcuklar, bir öncekini sadece onaylar, taahhüt eder: "ben de senin gibi olmak istiyorum, yola çıkarken hayalimdeki örnek sendin, ama ne yapalım tam olarak senin payene ulaşamadıysam da, ben de kendi ülkemde (alanımda) senin gibi bir şeyim işte." kendinin karikatür olduğunu kabul etmeyen bireyler, türk ressamların ciddi resimleri (ya da istersen fotoğraf ve video sanatçılarının ciddi fotoğraf ve videoları) gibi...

neyse hasılı bu gibi bir konformizm ve başarısızlık ve kurum karşısında iktidarsızlık gibi bir şey yazmak/yapmak isterler mi? chat mesela. ya da daha özel olacaksa senin radikal bienal ekindeki davut yazının üzerine giderek bir şey (önce ingilizceye çeviririz istersen) vs vs...

vasif kortun
11/28/05
Serkancım günaydın, new york uçağını kaçırdım, bir biçimde bir başka uçağa kendimi attım. 7 saat rötarla varacağım oraya galiba. Museum of Modern Art'a danışmanlık yapmak üzere. Bundan anladıkları, eline bir bilet, bir de kalacak yer vermek ve yemek toplantılarında, oturup konuşmak. Walker Art Center süreci daha öğreticiydi, İsrail müzesi'yle de benzer bir danışmanlık yapıyorum, en azından orada enteresan bir konferans düzenliyoruz, bir de sergi yapacağım. Sorumsuz danışmanlık anlayamadığım bir süreç, değişmeden değişmeye çalışmak gibi...

Kireçlenmiş müzeler durmaksızın kendi "in-bred" familyalarından gelen küratörleriyle nasıl değişecekler? Her neyse, tepeden tırnağa problemli bir alandayız şimdilerde. Kar amacı güdenle gütmeyen arasındaki izdivaç, müzelerin yeniden yapılanması, 90 küratör kuşağının tıkanması... vs. vs. Alan sürekli genişleyerek temel sorunlarını besliyor ve örtüyor. Son kaçış alanlarımız okullar kurmak: Art School Palestine, Campus 2002, School of Missing Studies, Future Academy, Cork Caucus, şimdi Manifesta School, bizim denediğimiz Platform Academy... Küratörler sergi yapmaktan ziyade, residency, okul kuruyor, konferans düzenliyorlar... Ricat ediyoruz. Tamam, şimdi toptan bir tartışmaya girecek halimiz yok.

O sözünü ettiğin milieu/ortam pek ilgimi çekmiyor, en basit tepkim açılışlara gitmemek, insanların dedikodu sandıkları şikayet sayıklamalarım olabilir ama daha pozitif biçimiyle de Platform'u tüm bunların dışına çekmek.

Zaten, zihnen ve bedenen yerel ortamdan kopuyorum gittikçe, son iki ay içinde San Diego, Kudüs, Bükreş, New York, Sao Paulo, Eindhoven, Paris ve Londra'ya gitmişim. Bu duruma geçen yıl "expanded provincialism" diye bir tarif bulmuştum geçen yıl ama sonra takip etmedim. Bundan anladığım da, bir başka yerde (merkez bellediğimiz yerler bunlar) bulunan modelleri özümseyip onların bir benzerini burda oluşturmak, (bak şimdiden içerisi dışarı hissinden nasıl da arındık), iç ya da dıştan söz etmemiz gerekiyor çünkü, misyon tamamlandı, artık dışarısı içeride, dediğin gibi bir köşede "ünlü" eleştirmen, diğerinde türkiye'nin son derece "başarılı" galericisi, diğerinde "marjinal" modacı, "emerging ve ses getiren" ressam vs vs. Ayrıca, bu sadece muadil olmakla da sınırlı değil, çünkü, konvertibilitesi var, merkezin kodlarını iyi bir öğrenci gibi ögrenmiş, başarıyla uygulamakta...

serkan özkaya
11/29/05
aslında ticari olan ile olmayan arasındaki ayrım eninde sonunda ahlaki bir yargıya dönüşüyor. yani felix gonzalez-torres'in ya da brecht'in yapıtlarının yanı sıra saçmalamalarının para etmesinin ahlaksız bir yanı yok. yine de felix gonzalez-torres sergisi zannedip gittiğin galeride, herifin işleriyle ancak uzaktan ilintili, satılacak malzeme görünce kötü oluyor. ya da nabokov'un kelebek koleksiyonu vs.

"en iyi sanatçı ölü sanatçıdır" h.d.

aslında sana sözünü ettiğim hisse, malmo'de de kapılmıştım. iki yıl aradan sonra gittiğimde aynı insanlar, aynı galeriye, aynı bara gidip, benzer tartışmaları yapıyorlardı. zaman içinde donmuş gibiydiler; tek farkla: herkes 2 yıl daha yaşlı/yorgun idi.

buradaki heyecansızlık durumu olabilir ancak benim hissettiğim istanbul'un enerjisini yitirmesi ve küçük tatminlere, acınacak tasarruflara (c.fuentes) kendini verivermesi. senin yaşayış tarzına hem hayranım, hem de ben nasıl yapardım bilemiyorum. kendi ülkende sürgün gibi davranıyorsun; bu bir nevi snobluk anlamına gelebilir ama bir yandan da kalvinist bir inziva gibi. yani itiraf etmek gerekirse ben de etraftaki sanatçı ve/veya küratör ve/veya yazarları pek ciddiye alamıyorum. hatta onların günü kurtarmak, yapılanı anlamadan taklit etmek ugruna saçmaladıklarını bile düşünüyorum bazen.

expanded provincialism'e karşı aslında frequent flyer konulabilir. blog'a baktim; öyle bir fikrim vardı, konferans için düzenlenecek parayı bölüştürüp, her gelene konferansı verecek adamın bütün eserleri ve kalan paradan payına düşen verilsindi.

bir üstteki paragraftan devam edersem cağdaş sanata istanbul'da cok fazla rağbet eden olduğunu düşünmüyorum. sen bir keresinde bunun "apayrı bir duyarlılık" oldugunu soylemiştin. o zaman benim cok hoşuma gitmisti bu tanım ancak bir türlü tam anlayamadığım için de hep bir eziklik duydum! yani cağdaş sanat veya güncel sanatın paradigmaları nedir. düşününce ilk aklıma gelen biçimde uzmanlaşmanın karşısında olması. yani resim veya heykeldeki sadece dahi sanatçının (hatta ispatladığımız üzere onun dahi ancak bir kereliğine) elinden çıkabilecek denli ayrıksı olmasına karşı. eğer ben internetten davut'un bilgisayar modelini edinmeseydim, doğrusu öyle bir heykel yapmak aklımın ucundan dahi geçmezdi.

bir bireyden bir başka bireye yönelik ve uzmanlaşma alanını ortadan kaldıran bir tavır. bu da tabii bağının modern ve klasik sanatla olduğu kadar başka alanlarla, hatta düpedüz hayat ile olabileceğini gösteriyor.

serkan özkaya
12/18/05
Santiago Sierra Türkiye’de neden bu denli popüler? Bence bu soruya verilecek cevaplardan biri de, Sierra’nın hala galeri ve müze içerisinde deneylere girişiyor olması. Sanatta farklı anlayışları belki bu düzlem aracılığıyla belirleyebiliriz. Yani müzeyi ya da galeriyi esas söz söyleme alanı olarak gören anlayış; bunu ileriye götürerek, malzeme bazlı sanata ulaşabiliriz sanırım (yani tuvali, fotoğrafı, videoyu vs. esas söz söyleme alanı olarak gören anlayış). Bunun karşısında ise sergileme anında her zaman sorunlu – ama bir o kadar da küratörlerin iştahını kabartması beklenen – galeri ya da müze dışında varolan yapıtlar ya da deneyler.

Aklıma Calvino’nun bir hikayesi geliyor. Borges’de olduğu gibi Calvino’da da çağdaş sanat yapıtlarına ve edimine çok yakın öyküler anlatılıyor kimi zaman. Yani Pierre Menard’ın Don Kişot’u gerçekten yazılsa idi bir sanat eseri olacakken, Pierre Menard’ın Don Kişot’unun hikayesini yazan Borges’in öyküsü bize edebi tatlar sunuyor. Benzer biçimde Calvino’da, anlaşılmamış ses sanatçısı (Türk sanat musukisi ses sanatçısı değil de daha ziyade ‘sound(!) artist’) geçim sıkıntısı nedeniyle demiryollarında çalışmaktadır. Ve üzerinde çalıştığı rayları öyle bir şekilde düzenler ki, eğer tren oradan belli bir hızda geçerse – ki bu şiddetle muhtemeldir – ve trende ehil kulaklı bir yolcu varsa, trenin çıkardığı seste Beethoven’in bilmemkaçıncı senfonisini duyması işten bile değildir. Lakin belki de bir yolcu bunu bir gün keşfedecek ve bu şahesere hayran kalacaktır.

Şimdi buradaki anlatıda Calvino bir nevi küratörlük yapmaktadır ve kim bilir belki de gerçekleştirilmiş olan, yukarıda anlatmaya çalıştığım bu yapıta, öyküsü ile sergilenme mecraı sağlamakta, o eseri sergilemektedir.

Buna karşılık aramızda hep biraz alaycı biçimde tanımladığımız, Sierravari diyebileceğim – kamusal alanda sanat yerine – ‘sanatsal alanda kamu’ projeleri bir başka yandan bakıyor. Yani her ne olursa olsun galeriden ya da müzeden feragat etmek istemiyor. Yaşamdaki ilginç, bazen saçma durumları çerçeveleyerek, handiyse birer hazır nesne ya da durum gibi, galerinin içine koyuyor. Bunun adı da eskiden beri kurum eleştirisi (Haacke’nin beton kırma makinasıyla dağıttığı Alman pavyonu gibi).

Galeri ya da müzedeki provokasyonlar bizi daha ne kadar heyecanlandıracak? Din eğitimi görmüş birinin camide gizlice küfür etmesi gibi kendini kutsal alanda yabancılaştırmaya yönelik bir eylem.

vasif kortun
12/18/05
Ticari olan ile olmayan arasındaki ayrım eninde sonunda ahlaki bir yargıya dönüşüyor diyorsun. Ben, hala, bu ayırımın korunmasından yanayım ama, belki de düşündüğün biçimde değil. Örneğin, bir müzenin mütevelli heyetindeki koleksiyoncular o müzenin koleksiyon politikasını doğrudan etkiliyorlarsa... Kolkesiyoncular, bağış yoluyla, ya da fon desteğiyle müzeninin koleksiyonunu istedikleri istikamete sürebiliyorlar. Bunu bildikten sonra müzelerin koleksiyonlarından imtina etmek zorundayım. Mütevelli heyetinde bir Venezuela'lı varsa Latin Amerika tarihsel odak noktası olabilir örneğin. Mesele, ticari olan ile olmayan arasında değil, ticari olanların arasında, ve bunların arasında, ingilizce tabiriyle "arm's length" mesafesi olan üçüncü öge yok.

Koleksiyoncular da, bilgilerini galericilerden edindikleri için, galerinin, görünürdeki ilişkisizliğine rağmen rolü çok daha girift. Müze sergilerini de destekleyebiliyorlar, bienalleri de... Ama, galeri, koleksiyon, müze üçlemi içinde galerinin daha net ve dürüst olduğunu iddia edebilirim, ne yaptıkları ortada, şeffaflar. En azından sanatçılarına bağlılıkları koleksiyon ve müzeden çok daha hakiki.

Alfred Barr’ın "torpido modeli"nden bugünlere nasıl geldik? Nasıl oldu da büyük kentlerin devasa müzeleri (MoMA, TATE, Pompidou) korku imparatorluklarına, şirketlere dönüştüler? Bunlar bize ne diyor? Hikayeleri ne? Yeni dünyaya dair önerileri var mı? Geçmişe nasıl bakıyorlar? Niye gidiyoruz buralara?

Kaç yıldır, sanat tarihi üzerine konuşuyoruz, varolanın içine yazmak, varolanın dışından yazmak, aksı kaydırmak, marjinden marjine okumalar, vs. vs., ardından tüm bunların nasıl entegre edilerek, ortak kültürel tarihi taşıyan devasa müzelerde pratik edilebileceğini. Bir ara bunun müzelerin koleksiyonlarına sirayet edecek kadar güçlü bir hareket olduğunu düşünmüştüm.

Bir bakıyorsun, Benjamin Buchloh, Rosalind Krauss, Hal Foster ve Yves Alain Bois "Art Since 1900: Modernism, Antimodernism, Postmodernism"i yayınlıyorlar. Hepimize geçmiş olsun.

October mafyası —ki yeniden iş başında olduğunu, Claire Bishop’ın "Antagonism and Relational Aesthetics” (October, 110/Fall 2004)- yazısıyla işaret etti— Art Since 1900’le her türlü doğrultma hareketini eziyor. Merkez, yapısalcılığın ve psikanalizin araçlarıyla kendini yeniden inşa ediyor. Bu, sonuçta, merkezin kendini revize etmesinden ibaret ama revizyonist bir tarih değil. Önümüzdeki yıllarda eleştirel cemaatler için başucu kitabı olacak. Vazgeçemiyorsun da. Türünün yegane örneği, ve dünyanın sanat tarihini yazmaya soyunacak kadar da arogansı var.

Peki, şimdi nasıl bir pozisyon almak gerekiyor? Bunların varlığını unutmak mümkün değil. Yokmuş gibi yapamıyorsun. Hem sahanda, hem deplasmanda oynamak zorundasın, merkez hep kendi sahasında oynuyor, çünkü işaret ettiği her yer kendi sahası.

Ah, evet İstanbul... Nadide müzeleriyle ortam makulleşiyor. Buna çok seviniyorum çünkü o olmayanı tarif etme fırsatını veriyor sonunda. Kendi ülkemde sürgün gibi, “kendi dilimde bir yabancı” gibi.

İktidar denilen şeyin ne olduğunu merak ediyorum.

serkan özkaya
28/12/05
Saygıdeğer arkadaşlarım, izninizle Virginia Woolf’tan bir alıntı yapmak istiyorum (Kendine Ait Bir Oda’dan; italikler bana ait):

“Very well, she has every right to do both these things if she does them not for the sake of breaking, but for the sake of creating. Which of the two it is I cannot be sure until she has faced herself with a situation. I will give her every liberty, I said, to choose what that situation shall be; she shall make it of tin cans and old kettles if she likes; but she must convince me that she believes it to be a situation; and then when she has made it she must face it. She must jump. And, determined to do my duty by her as reader if she would do her duty by me as a writer, I turned the page and read…”

Fikirlerine hayranlık duyduğum Carlos Basualdo bir keresinde şöyle demişti (Sanırım bu benim Göründüğü Gibi Değil! Açıklayabilirim isimli kitabımda da mevcut): “70lerde sanatçılar, müzenin ve galerinin dışına çıkmak istiyorlardı. O zamanlar oldukça nahif davrandılar; yani müzenin dışına çıktılar ve oldu bitti. Oysa günümüzde durum çok daha karmaşık.”

Ben derim ki, sözü edilen sanatçıların nahifliğini hor görmeyelim, aynı tavrı alalım ve yapıtı bir durumun içerisine sokalım. Ancak o zaman yapıtı tecrübe etme özgürlüğüne sahip oluruz; yapıtı ortaya koyan “yazar” ve onu tecrübe edecek “okur” olarak.

Burada sorulacak soru şu olabilir: Bir müze ya da galeri de kendine özgü bir durum sayılmaz mı?

serkan özkaya
28/12/05
Anna Karenina’da, Tolstoy’a en yakın olarak varsayabileceğimiz karakter olan Levin’in yaşadığı aydınlanmayı düşünelim: Neredeyse bir anda dünyayı ve insanları oldukları gibi kabul etmeyi, onları kendileri olduğu için sevmeyi, herkesin kendisi olarak iyi olacağını farkettiği anın sonrasında dünyası hiç de öyle heyecanlandığı gibi değişmez. Ne kendi daha tahammüllü biri olmuştur ne de insanlar gözüne olduklarından daha hoş görünmektedirler. Ancak artık dünyaya ve insanlara neredeyse dışarıdan bakmayı başaran bir başka Levin de onunla birliktedir ve o Levin insanları sever. Dünyanın hallerine tanık olur ve bunu – günümüzdeki bir sinema izleyicisinin keyfiyle – seyreder; seyretmekle kalmaz, tasvip eder ve beğenir. Gördüğünden hoşnut kalır, çünkü gördüğü şeyler insana ve evrenine dairdir. Tanrıya biraz daha yaklaşmıştır belki, kendine çok benzeyen insanları ve kendi dünyasına çok benzeyen bir dünyayı ve kendi hayatının bir suretini görmekte ve bu ayna görüntüsü karşısında sevince kapılmaktadır. Kendine değilse de, suretine hayran olmanın tadına varmaktadır.

İkinci örnek, post-modernizm tartışmalarında kendi anlayışı ile taraf olan Charles Taylor’ın, sanıyorum 90ların sonunda Jürgen Habermas ile girdiği tartışmadan: Orada Taylor, Kanada’daki Fransızca konuşulan kısımlarda, İngilizce öğretiminin handiyse yasaklanmasını öneriyordu. Bu sayede Fransızca konuşarak büyümüş olan kültürler bozulmadan kalacaktı. Elbette bizim gibi her iki dile de hakim olan bir üst zümre de, yukarıdaki diğer Levin gibi, Tanrı ile sözkonusu kültürler arasında bir yerlerde duracak ve bütün bu bozulmamış yaşamları yukarıdan seyredebilecekti.

LES sınavında ise şöyle bir soru vardı:
“Neden kimi yörelerde sadece Türk Halk Müziği çalınır?”
Aşağıda verilen beş seçenekten doğru olan yanıt ise:
“Başka türler bilinmediğinden” idi.

Sanat galerisi ve müzesine geri döndüğümüzde, müzeyi bir durum olarak görmenin olanaklarını araştırdığımızda karşımıza bir dizi örnek çıkyor. Sondan başa doğru gidersek okul ya da diskur olarak müze/galeri/sergi (Manifesta sergisi, Dokumenta Platformları ya da Protoakademiler); eğlence ve tecrübe mekanı olarak müze/sergi (Palais de Tokyo, Utopia Station); mahremiyet ve yaşam alanı olarak müze/galeri (Rirkrit Tiravanija, Marina Abramovitz).

Taylor, C. (1994). Examining the Politics of Recognition. Goldberg, D. (ed.). Multiculturalism: A Critical Reader. Oxford: Blackwell, 75-106.

Manifesta:
http://www.manifesta6.org.cy/

Documenta XI:
http://www.documenta12.de/data/english/index.html

Utopia Station:
http://www.e-flux.com/projects/utopia/

Protoacademy:
http://www.static-ops.org/archive_june/essay_4.htm

Marina Abramovic
http://www.skny.com/lasso-bin/artist_detail.lasso?-token.ID=41

rirkrit tiravanija
http://gavinbrown.biz/artists/tiravanija.html

serkan özkaya
15/01/06
Vasıfcığım, biliyorum biraz parçalı ve uzun oldu benim yanıtım ancak söylemeye çalıştığım kabaca şu sanırım: Değiştirilecek olan ya da daha iyisi farklılaşacak olan sanat tarihi, müze, yapıtların biçimsel özelliklerinden ziyade, bireyin – bu durumda benim, senin, onun vs – tutumudur. Yani okurun tutumu...

"B: ... Başka anlamda bir felsefem var, bir dünya görüşüm var ama dile getiremem, yalnızca bununla çatışan birşeyle karşılaştırırsam kendini gösterir; değişir de, "kuram"dan içeriği hiçbir zaman aynı olmayan bir öykü anlaşıldıkta, bir kuramdan çok bir tutum gibidir."(1)

Rocky IV filminde Ivan Drago ve Rocky maçında ya da ilk baştaki Rocky ve Apollo maçında, müzik ve çekimlerin, boksörlerin renginin, tavrının, vücutlarının ve tarzlarının etkisi incelenebilir. Ivan Drago ile Rocky'nin Rusya'da yaptıkları boks maçında seyircinin tepkisi değişkendir. İlk başta Rocky aleyhine gerçekleşen yoğun tezahürat, Drago'nun hatalarıyla tersine döner. Ancak film izleyicisi neredeyse biyonik insan Drago'ya karşı – Apollo'yu öldürmesi ve vurdumduymazlığı ve tüm tavırları ve en çok da arkasındakiler (karısı ve devlet erbabı) nedeniyle – duyduğu nefreti, Rocky'nin onun canını yakması ile birlikte kaybetmeye başlar. Ivan Drago bir anda gözümüze daha bir insani görünür – daha önceki, demir yumruklu ölüm makinasına mukabil olarak. Kısa bir boks maçı esnasında Ivan ne derece insanileşirse, arkasında onu ‘kullananlar’ da o denli vahşileşir. Onu kullananlardan biri devlet görevlisi ve kafasındaki geniş lekeyle Gorbaçov'a son derece çarpıcı bir biçimde benzeyen adam ve yanında – kimi gözgöze gelmelerinden aslında aralarında iş ilişkisini aşan bir şeylerin geçtiğini sezdiğimiz (elbette komünizmin de verdiği rahatlıkla!) Drago'nun karısıdır. Drago’nun Rocky IV'deki karısı ise, Sylvester Stallone'nin gerçek hayattaki, silikonlu göğüsleri devasa, bu da yetmiyormuş gibi Stallone'den daha uzun boylu ve güçlü görünüşlü karısı Brigitte Nielsen'den başkası değildir. Rocky'nin devasa rakibi, onun devasa – hem ahlaksız, hem soğukkanlı, hem de silikonlu göğüslere sahip – karısı, genel sekretere benzeyen takım elbiseli adam ve dönek Rus taraftarı karşısında olabildiğince küçülmesine, neredeyse ringde ezildi ezilecek bir sineğe dönüşmesine, acı ile yani insanilikle dolup taşmasına tanık oluruz. Bu gerilim son raddesine getirildikten sonra, kaybedecek bir şeyi kalmayan (yani en iyi siyahi Amerikalı arkadaşı Apollo'yu, gerçek hayattaki karısını, sonra gerçek hayattaki karısının iffetini dahi kaybetmiştir) Rocky kazanmaya başlar. O andan itibaren dalağına yediği yumruklarla, acıyla yüzünü buruştururken insanileşen Drago, seyirciye bir anda sempatik gözükmeye başlar. Apollo'nun katili Rus ölüm makinasının, üzgün suratlı, yenilebilecek, aldatılan kocaya, kullanılan kuklaya dönüşmesi pek de fazla zaman almaz. Bu dönüşümün nedeni Drago'nun daha önce acıyı ve yenilgiyi tatmamış olmasıdır. Aslında Drago (yani dağdaki canavar) insana dönüşmektedir ve insan olarak da altedilmesinin pek değeri yoktur aslında. Bundan sonra Rocky'nin zavallı, yaşama gözlerini yeni açan ve ağlamaklı olan, bir yandan kronik biçimde devleti ve karısı tarafından aldatılan genci dövmesi, ilginçliğini yitirir. Drago'ya duyduğumuz sempati dönüşüm anıyla sınırlı kalır. Rocky ise azmi ve inancı ile – aslen dönek ve zayıf karakterli – Rus izleyicisini de insana çevirmiş, neredeyse adama döndürmüştür. Artık insani nitelikleri farkeden izleyici (Rus, Amerikalı farketmez) elbette Rocky'i destekler. Oysa asıl izleyici sinemada ya da ekran başındadır. Onlar aynı çılgınca tepkiyi vermezler ise, salt Rusların dönekliğine, Ivan'ın trajedisine, Brigitte'in güzel vücut hatlarına ve elbette Rocky'nin insanüstü azmine şahit olurlar.

(1) 1 Paul Feyerabend. Üçüncü Söyleşi. Bilgi Üzerine Üç Söyleşi içerisinde. 1995. Metis Yayınları, İstanbul. (çev: Cemal Güzel, Levent Kavas) s: 174