10/06/2006

Serkan Söyleşisi

Serkan:
İstersen ilk eleştirinden bahsederek başlayayım. Benim “Bitmez Tükenmez Kaynak Olarak Sanatçı” isimli fotoğrafım ilk olarak Kopenhag’da, çok da ilginç olmayan bir İstanbullu sanatçılar sergisinde yeraldı. Orada Bruce Nauman’ın “Kaynak” yapıtına nazire vardı elbette ve işin kötüsü bu yapıt benim için sadece bir acil çıkıştı diyebilirim. Esas fikrim Kopenhag’da bir meydana, atından oran olarak daha büyük tasvir edilmiş, nitekim ayakları atınınkilerle beraber yere basan ve ileriyi işaret eden bir kumandan heykeli koymaktı. Elbette bu proje bütçe nedeniyle gerçekleştirilemedi. Onun yerine sözkonusu heykelin acemice bir maketini, serginin yardımcı küratörünün kucağına koyup, onunla bir söyleşi yaptım ve “Bitmez Tükenmez Kaynak Olarak Sanatçı” fikrini icat edip, hayata geçirdim.
Daha sonra aynı fotoğraf – örneğin benim için çok daha belirleyici olan Kazım Taşkent Sanat Galerisi’ndeki “Bir Sanat Galerisinin Gerçekte Nasıl Olması Gerektiği” ya da “Başaşağı Mona Lisa”dan ziyade – senin ve Erden’in övgüsüne mazhar oldu. Onu handiyse klasik – ama ironik – bir resmi okuyormuş gibi ele aldınız. Sonra da senin yaptığın “Confessions of a Voyeur” sergisinde İstanbul’da sergilendi.

Orada yapıtın genel olarak erkek-egemen Batı sanat tarihini alaya aldığından dem vurdun. Senden küçük bir alıntı: “Bitmez Tükenmez Kaynak Olarak Sanatçı. İlginç bir biçimde yapıt sanat edimi üzerine hem bir reklam hem de bir eleştiriydi. İki nokta üstüste geliyordu, birincisi en iyi gösterge olarak seçilmiş peniste gerçekleşen tüm yaratım edimlerini elinde bulunduran yaratıcı olarak sanatçı, daha doğrusu yaratıcı olarak Batılı sanatçıydı. Ancak Serkan Batılı değildi, kendisinin sunacak özgün hiç bir işi yoktu. Yokluktan bir şeyden bir şey yaratmıyordu. Bir şaka mıydı? Pantalonunun fermuarı açık mıydı? Neden pencereden dışarı bakıyordu? Semavi ilhamı mı bekliyordu? İkinci olarak da tüm yapıt sanat tarihi üzerine kapanıyordu; Duchamp’ın “Kaynak”ı ve tabii “Kaynak Olarak Otoportresi” ile Bruce Nauman. Ancak buradaki asıl kayda değer konu Serkan’ın, kendi saf görünüşlü açıklığı elinde bulundurması. Bu Serkan’ın, sanatın profesyonel alanına özgü yapıtlarının sonuncusu sayılabilir, açık bir şekilde aynı dönemi kapsayan eserleri, sözkonusu yapıt ile sonlanıyordu.” (2001, Utrecht. Altı çizili yerler bana ait.)

Vasıf:
“Bir Sanat Galerisinin Gerçekte Nasıl Olması Gerektiği" hakkında uzun uzadıya yazdığımı, konuştuğumuzu hatırlıyorum. O işin ilk versiyonunu Torino'da göstermiştin, ama kentsel konum ve galerinin sokakla olan ilişkisinden dolayı —ancak galeri kapandığında açılan bir sergi— İstanbul'da doğru adresini bulmuştu. “İzleyenin İtirafları” sergisinde sergilenmesinin nedenlerinden biri, galerinin gösterilenin vebalına katlanmasıyla, mazhar olana bakma zorunda olmasıyla ilgiliydi. Neyse, benim işi yeniden okumamın nedeni, daha sonraları "Karpuz taşıyan..." gibi bir işle çakıştığında yeniden tartışmayı gerektirmesindi. Erden'in dikkat çektiği önemli bir mesele var, o da çok kabaca özetlersem, 90+ kuşağı sanatçılarının cins ilişkilerine maço yaklaşırken semptomatik bir gizlemeye girişmeleriydi. "Karpuz taşıyan..." işinde penisin vazgeçilmez yitikliği, malum giysili sahneye ulanmış oldu. İşin ilk okumasından vazgeçmiş değilim ama bu ilave bir okumanın mevcudiyetini de örtmüyor. Ayrıca, ilk yazı ile bu yazı arasında bir ortak nokta var, o da "başarısızlık". Ama, Galerist ve KB'deki sergilerle ilgili çıkan "Have you done anything Right?" söyleşi kitabı "başarızlığı" strateji olarak ön plana çıkarıyor.

Blog'daki yazımdaki bir sıkıntım, Ahu Antmen'in Pollock'u doğallaştırılması. Örneğin, kum resminden, otomatizme kadar kütüphanesinde onlarca kitap olan Pollock resminin üzerindeki beş parmak izi, resmin içinde geçirdiği sürecin bir parçası olduğu kadar, kütüphanesinde kullandığı Kızılderili resimleri kitaplarında da var. Dolayısıyla okuma çeşitlenebilir. Ben de 1950 Pollock'ları karşısında Antmen'le çok benzer hisleri paylaşıyorum ama sadece "damardan" bakamıyorum meseleye. Pollock'un aurasını özünde Hans Namuth'un çektiği fotoğraflarla besliyoruz. "Bahar" resminin önünde çekilen bahar sezonu moda fotoğrafları işi bozsa da.

Serkan:
”Bitmez Tükenmez Kaynak Olarak Sanatçı”yı, ilk olarak eski görüşün yeni tezahürü olarak gören ve yorumlayan da Yvonne Rainer’di. Feminist sanatçı, benim yapıtımdaki kadının arkasının dönük olmasını, duhüle açık olmakla yani seksist olmakla eleştirmişti. Bu eleştirisinde haklıydı ancak yapıtın parodisinin, Bruce Nauman’a bir nazire olduğunun ben söyleyinceye kadar farkında değildi. Onu öğrendikten sonra da fikrini değiştirdi eminim ancak yine de bu tür bir fotoğrafın onun gözünde bir karikatürden öteye gitmediğini sanıyorum.
Şimdiki yazında ise, Ahu Antmen’e gönderme yaparak, bizimki gibi küçük ülkelerin bitmez tükenmez sevgi-nefret ilişkisinin merkezindeki Pollock ile ilişkilendiriyorsun. Yani Rainer’in yukarıdaki görüşüne belki de geri dönüyorsun.

CIA desteğiyle sanat tarihine kazındığı söylenen Jackson Pollock hakkında Jerry Saltz geçen hafta dokunaklı bir yazı yazmıstı ve beni en çok etkileyen kısmı şuydu: “Yapıtlarında, onları yaparken sarfettiği enerjiden fazlası var.” Bu son derece profesyonel bir tavır bence ve Pollock’un hiç bir şey için olmasa dahi bu yetkinliği için alkışlanması gerekir. Yani etik ve hakikat tartışmalarının ötesinde bir profesyonellikten sözediyorum.

Vasıf:
Saltz'ın söylediği kendini doğrulayan bir yaklaşım. Tüm süreçlerinden arındırılmış bir "sanat eserinin" parçalarının bileşkesinden, üreteilenin bileşkesinden, çok daha fazla bir şey olması değil mi? "Surplus" onu zaten o kılan şey. O şeyle izleyici arasındaki elle tutulamayan, dile dökülemeyen entellektüel ya da başka türlü bir haz olabilir. Bunun kendiliğinden ve mutlakiyet barındıran bir durum olmadığında hemfikir miyiz?


Serkan:
Burada ideolojik bakmaktan yana değilim. Yani batılı sanatçı, batısız sanatçı ayrımını bir kenara bırakabilirsek, “Pollock’un sanatın kendi içindeki biçim araştırmasına katkısı nedir” diye, art niyetsiz bir şekilde sorabilirsek, işte bu enerji simetrisine varabiliriz. Elbette komplo teorilerinden, Linda Nochlin’in son derece ikna edici makalesinden, eğitim eksikliği, mağdur edilmişlik durumundan sıyrılamayız ama sanatın kendi adına diğer tarihlerden kimi zaman ayrılan bir dizgesi olduğunu varsayabiliriz. Zaten – kendi adıma konuşayım – benim sanata esas inancımı böyle bir tarihin varolma olasılığı oluşturuyor. Sanat tarihi ilerlemenin tarihi değildir. Felsefenin ya da etiğin tarihi de değildir.

Vasıf

Bakışını opaklaştırdığın diye ideolojik bakmadığını mı söylüyorsun? Pollock’u şimdilik rahat bırakalım. Sanatın kendisi ilerlemeci değil kuşkusuz. Öyle olduğunu da kimse iddia etmiyor ama sanat tarihindeki mekanizmalar, kurumsal ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, sınıfsal ayrımcılık, kritik bir çeperin olmaması gibi bir çok koşulu tarihin yazımında gözardı edemezsin. Galiplerin ve görünürdekilerin tarihini yazmak sanat tarihi değil. Bundan feragat edemem. Bu tartışmadan soyutlayabileceğin herhangi bir disiplin olabilir mi?

Serkan
Sanat tarihinde uzun süre resimlerle, şu anda ortaya konan yapıtlar arasındaki bağı görmekte güçlük çektim. Oysa bu bağ gösterinin ve anti-gösterinin bağıdır. Baroktaki gösterilerin de, bir yapıtın karşısında duyduğumuz o “aman Allahım, nasıl da yapmış/ne kadar çok uğraşmış”ın tarihidir, tromp l’oeil’in tarihidir. Chris Burden’ın bir saniyelik vurulma videosu (daha doğrusu ses kaydı) ya da Daniel Buren’in sansürlenmiş çalışması da bu gösterilere dahildir ve onun en güçlülerindendir, bunun yanı sıra Beuys’un büyük enstalasyonları ya da Christo’nun geçici eserleri de; Şirin Neşat’ın “Bunu ben de yaparım/aklederim” dedirten grafik-fotoğrafları da. Hatta bunlara doğu sanatını ve hayal edilebileni de katabiliriz; Mevlana’nın ressamların yarışması ve ayna meseli; Fars nakkaşların taklidi insanüstü ve çilekeş bir hale getirmelerindeki gösteri. Bu örnekleri istediğin gibi çoğaltabilirsin; günümüz sanat tarihinde yapıtı izleyiciye ya da okura yakınlaştıran şey onun aurasından ziyade, böyle bir auranın varolduğuna dair öyküsüdür. Yani aurası hakkındaki varolma hikayesi – dilersen kurgusu. “Bir yerde veya bir zamanda şöyle bir şey olmuş ve harikaymış. Ben de onu görmediğim halde, ne denli harika olduğunu hayal edebiliyorum ve onu tamamen anlıyorum” dedirten durumdur. Bunun kendisi hem auraya hem de bir çoğaltma mekanizmasına dönüşür.

Örneğin, seninle 1997’de tanıştığımızda bizi birbirimize yakınlaştıran şey de – çevremizdeki Batılı sanatçıların pek metelik vermediği ve salt vandal olarak değerlendirdiği – Alexander Brener ve onun dolar işareti performansıydı. Kimsenin görmediği, Flash Art’ın bir şekilde minicik bir röprodüksiyonunu kullandığı bu yapıt bizim gibi sanatseverliğe, her daim sanatçılıktan, yani edilgenliğe etkinlikten daha yakın duran bireyleri büyülemişti.

Yapılmaması gerekeni, yasak olanı yapan birinin, bunun yapılabilmesini sadece hayal eden değil aynı zamanda hayata geçiren birinin varlığı bizim de bu dünyadaki yalnızlığımızı azaltmıştı.

Başarısızlık stratejisi konusu benim şu andaki yapıtıma denk geliyor. O yapıtın içerisinde sanatçı özne de var. Bu özne çokça kurgusal, biraz gerçek. Ya da gerçek olduğunu iddia eden bir kurgu. Ve bu kurgusu içinde kopya çekmek gibi kıymeti kendinden menkul bir ithamı hiç düşünmeden onaylayabilecek bir özne.

Eylemekten, eline pankart alıp slogan atmayı değil, bunun neredeyse tam tersini, kurgulamayı, yapmayı, hayata geçirmeyi kastediyorum. Yanıbaşındaki düşünce senin omuzlarına – bunu kabul etmek istemesen de – kimi zaman ağır bir sorumluluk yükler. Bundan sonra yapıt kendini, seni de kullanarak vareder. Bu durumda kullanılan kişiye sanatçı denir. Burada ahlaksızlık ise herhangi bir düşünceye, onu, kasada sakladığın çil çil altınlarınla karıştırıp, “aman kimse benden çalmasın” diye hasisçe davranmak ve aslında onu sonsuza dek sansürlemektir. Böyle bir sansürden daha acı ve hazini, o sen yapmazsan asla gerçekleşmeyecek eylemi, belleğin küflü sokağında unutuşa bırakmaktır. Sanatçı kahveleri, akademi koridorları, entel barlar, yararsız ev toplantıları da bu lanetli, küflü sokaklardır. Geriye akşamdan kalmalıktan başka hiç bir şey bırakmazlar, pırıltılı fikirleri oburca, sorumululuğu da sinsice öğütürler.

Sanat bir önerme ya da önermeler dizisi değildir. Kendi başına doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü, güzel veya çirkin, hakiki veya sahte değildir. Kurgusaldır yani omuzlarımıza düşen yağmur gibi geçek değildir ama kendi kurgusallığı içinde her zaman hakikidir. Yine niyeti bir mesajı iletmek olan bir iletişim aygıtı da değildir. Buna mukabil Harald Szeemann’ın yıllar önce usturuplu bir şekilde belirttiği gibi, biçime kavuşmuş tavırdır. Hatta J.L. Austin’in ortaya koyduğu gibi, performatif bir edimdir. Yani yaptığı şey ile olduğu şeyin üstüste çakıştığı durumdur. Ne var ki bu tavır ve durum ise çalınabilir bir şey değildir.

Gene de sanat tarihi, amatör tarihçilerin Picasso, Braques’tan; Duchamp, Picabia’dan; Christo, Man Ray’den çalmış sayıklamarıyla doludur. Hatta son İstanbul Bienali’nde Hüseyin’in yapıtının, kendisinden çalıntı olduğunu iddia eden bir sanatçı bile vardı, yanlış hatırlamıyorsam. Tabii en haysiyetsizi ve aşağılık olanı da sanatçının kendisinin bu şekilde ortaya çıkıp “onu benden çaldı!” diye, görünmez iplikten dokunmuş giysisini satmaya çalışmasıdır. Ben sana söyleyeyim: Bu çalıntı polisleri çıplak! Yukarıda sözünü ettiğim tavır ve onun derin yapısı sayesinde yapıtı vareden anlam, çalınabilir bir şey değil. Sanat yapıtındaki anlam, izleyici ile birlikte yapılır, oluşturulur, inşa edilir. Gelgelelim çalınamaz ama değiştirilebilir yani speküle edilebilir. İşte bu spekülasyonda aktif olmak da sanatçının bir anlamda sorumluluğudur.

Buna karşı bir örnek olarak türetmeyi verebiliriz. Yani sanat yapıtı ve dolayısıyla buradaki tavır (tarzdan değil tavırdan sözediyorum) taklit edilebilir, buradan türetilebilir veya etkisi altına alabilir. Bir dolu sanatçının derivatif, türetmeci olarak gördüğümüz – genellikle yeniyetmelik – çağları mevcuttur. Böylesi bir türetme ise, türeten yani başka sanatçının etkisi altında kalan sanatçı için son derece ezici bir durumdur, arzu edilmez. Bir türlü etkisinden çıkamadığı sanatçılar yüzünden insanlar çoğu zaman yaptıkları işe veda ederler. Ne ki Mike Bidlo gibi sanatçılar bu etki altında kalma ve türetme serüvenini bilinçli bir tavıra çevirebilmiştir.

Ancak böyle bir türetme, bilinçli olarak da yapılabilir kanımca. Buna bir örnek vermek istiyorum. Yıllar önce Ankara’daki kültür bakanlığına Christo ve Jean-Claude’un ağzından bir mektup yazmııştım. Aşağı yukarı şöyle bir şeydi:

“Saygıdeğer Kültür Bakanı,

Ülkenize hayranız ve son ziyaretimizde de bu hayranlığımız pekişti.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde yaptığımız paketleme projelerimizden bir yenisini sizin bu güzel ülkenizde yapmak istiyoruz.
Böyle bir sanatsal etkinliğin sizi de heyecanlandıracağına eminiz.
Bu proje için düşündüğümüz yapı, Ankara’daki Anıtkabir binasıdır.
Ancak elbette ülkenizin içinde bulunduğu hassas durumun farkındayız.
Bu nedenle sözkonusu projenin yapılamama olasılığının dahi bilincindeyiz.
Anıtkabir olmazsa Ayasofya da olur.”

İmza: Christo ve Jean-Claude.

Gönderen adresi olarak da New York’taki bir arkadaşımın adresini vermiştim ancak hiç cevap gelmedi.

Bu mektubun gülümseten yanları gözardı edilir ve bunlara salt o zamanın kültür bakanı ile benim aramdaki absürd bir ilişki olarak bakılırsa, sözü edilen binalardan biri Christo tarzında kaplansa idi, “Paketlenmiş Anıtkabir” daha ziyade Christo ve Jean-Claude’un olacaktı ya da en azından onlara güçlü bir saygı duruşu anlamına gelecekti. Demek istediğim tavır ortada ve açık olduktan sonra onu türetmek çok zor bir şey değil.

Yine de madem duymak istiyorsun, o halde – bu tartışmayı ne kadar zırva bulsam ve senin bunu başlatmamış lakin sonradan katılmış olduğunu bilsem de – söyleyeyim: “EVET ÇALDIM! GENE ÇALARIM!”


Vasıf
Tümüyle, toptan, topyekün bambaşka bir şeyden söz ediyorsun. Söylediklerine katılsam bile söylediklerinle —örneğin— "Universal Happy Hour"u bağdaştıramıyorum. Temellük derken hiç te görsel bir temellükten söz etmiyorum. O sadece yüzeydeki, sıradan ve görünen olan. Manet’nin temellük ettikleri de, Van Gogh’un Millet’den temellük ettikleri de, Picasso’nun durmaksızın temellük ettikleri de görünen olanın temellüğünden ibaret değildir. Objelerden, imajlardan, elle tutulabilir şeylerden söz etmediğimi biliyorsun. Kabul ettiğin, karşılığını beklediğin bir sistem içindesin; fiyat listelerinin ve basın bültenlerinin ardında, imzaladığın ve bir alıcıya transfer ettiğin eserlerin altında Serkan Özkaya var. Oysa, en azından bunlardan bir kısmı birlikte düşünülmüş, tartışılmış, planlanmış ya da yapılmaya karar verilmiş şeyler. O izlerin kumsaldaki yazılar gibi silinmesinden sözediyorum. Ayrıca, başarısızlık nosyonunun işlerinin üretim biçimi ile alakası varken bu sergideki cilalı yüzeyleri farklı biçimde algılamama neden oluyor. Bunun üzerine daha fazla gitmek istemiyorum. İkimiz de derdimizi anlattık. Blogda buna linç diyecek kadar ileri gidenler oldu, bunun takım tutma esprisine yakışmadığını söyleyenler de, kulaktan dolma bilgileri ile her "bu buna benzer"i temellük sananlar da.

Süreyyya'nin yorumlarını okudum biraz önce, bir kez daha. Ben sadece sergide gördüklerimi yazdım. Süreyyya'nın Evrim Altuğ söyleşisinden gayet zeki biçimde çekip çıkardığı “kendime ihanet ediyorum ben” deyişin, evet, bence de bir nevi ölüm sürümü. Sergideki kurgu da tam da buydu bence. Sanatçının tabi olduğu ahlak kriterleri meselesine gelince. Daha önceleri söylemeye çalıştığım, yapanın yaptığı ile olmazsa olmaz bir bütün teşkil etmediği. Yapılanın üzerinden yapanı tartışamam. Sanatçının yanlızlığı, ki burada Boris Groys'un dediği gibi "projenin yanlızlığı"ndan söz ediyorum, romantik bir şeyden değil, bireysel ahlaki kriterleri devre dışı bırakabilir. İstersen burada keselim, tartışmanın banalleşmesi, takım tutmalar, arkadaşlıklar, başka hesapları bu yazılara çıkartmalar midemi bulandırıyor. Tartıştığın için teşekkür ederim.



Postscriptum: Serkan:
Senin, yapıtımı bildiğini düşündüğüm halde, onu ya sembolist bir resim gibi ya da daha partizan bir bakışla okuğunu görüyorum. O halde, beni bayağı bir hırsızlıkla itham etmek sana garip görünmediğine göre, aşağıda yazdıklarım da, sana ders verdiğimi düşündürmeyecektir.

Kabaca tavrımı hatta farklı ve çoğu zaman içiçe geçen tavırlarımı özetlemeye çalışayım:

1. Dekonstrüksiyon. Çok basit bir şekilde, bilindik bir biçimi, küçük bir müdahale ile başaşağı çevirmek. Son sergimde buna örnek olarak altı patmaklı star heykeli, tersine sansürlenmiş video klip gösterilebilir. İki katına bütüyülmüş Davut heykeli de buna ve ikinci ve üçüncü maddelere de girebilir.

2. Birey ve kurumun absürd bir biçimde kaşı karşıya gelmesi yoluyla hiyerarşinin anlık olarak tersine dönmesi ya da dönüyor gibi görülmesi. Louvre Müzesi’ne 1996’da yazdığım “Mona Lisa’yı üç günlüğüne başaşağı sergilemek istiyorum” mektubu ile başlayan dizi. Galerist’te Birleşmiş Milletler’e yazdığım evrensel happy hour mektubu ve Birleşmiş Milletler’in cevabı.

3. Sanat tarihine gönderme ile sanatçı özne olarak Serkan’ı ve imgesini de kullanan ve genelde hüsranla sona eren parodik yapıtlar. Doğançay’la Vals’ten bu sergide Cesar’a uzatılan orta parmak veya Kubrick’in traji-komik bir sahnesinde kendini bulan sanatçının da içinde olduğu akvaryum.

4. Anti-anıtlar. Kamusal anıtlara, şehir mobilyalarına geçici müdahaleler. Örneğin Priapos Bereket Tanrısı’na çevirdiğim yol tabelası. (Bu arada kan kırmızısına boyanmış Taksim Gezi Parkı’ndaki Çeşme’nin Duchamp’la ilgisini hiç kurmamıştım. O daha ziyade Hollywood korku filmlerindeki en beylik numaralardan esinle yapıldı. Yani havuzun veya Jaws’taki gibi denizin rengi birden kan kırmızısına çalar ve panik başlar.) Bu anti anıtlara Onbir Karpuz Taşıyan Türk Anıtı’nı, İki Ucu Boklu Değnek’i, üzerlerine basılan proleter heykellerini de ekleyebilirsin.

5. Halen yeni bir araştırma olarak niteleyebileceğim tek heykel var sergide. O da Pastacı Yamağı. Bu benim bir süredir üzerinde çalıştığım infilak heykelleri, kırılan tabak veya Goldenboy serisinin parçası. Anlar, olasılıklar, geçici olması gerekenin heykel gibi kalıcı olması üzerine. Henüz çözümlenmedi bence. O yüzden bu yapıtı tam olarak bir paradigmaya sokamayacağım. Ama ayakta durması, hatta seninle/izleyiciyle aynı düzlemde ayakta durması ve varlığı ile senin vücudunu karşılaması elzem. O açıdan yere düşmeyip de, düşmemesi mucize gibi görünmesi de önemli.

Böyle bir mutfak teşhirinin mide bulandırıcı olduğunu biliyorum ancak gördüğün gibi burada sıraladığım 4 ya da 5 adet maddeden yola çıkarak dahi, çalışkan biri sana istediğin kadar “Serkan Özkaya” eseri türetebilir. Ya da bu eserlerin altına dilediğin kişinin ismini yazabilirsin ama bu, sözkonusu tavrı o insana devredemez ne yazık ki. Listedeki isimler emeği geçen olarak anılır. Bunda da kötü ya da hakkaniyetsiz bir yan göremiyorum. Fikirler öylesine ulaşılmaz şeyler değil. Ama küçük ve mutsuz bir aile gibi, birbirini kontrol ede ede yaşamaya alışmış bu ülkede genellikle insanlar, kimsenin garson olmak istemediği gibi, bir şey yapmak değil bir şey olmak istiyor.

Tavır olarak değil ama esinlenme anlamında yürüttüğüm, aşırdığım, sadece kendime söylemek şartıyla gönderme yaptığım bir dolu isim ve durum var elbette. İstersen bir kaç tanesini ifşa edeyim. Birleşmiş Milletler’e yazılmış mektup tamamen NARO üslubundadır. Altı Parmaklı Star, Carlos Fuentes’in Terra Nostra romanından aklıma gelen bir görüntü. Gülen suratlar MSN Messenger’dan (bunu söylemeye gerek yok herhalde). Çeşme yukarıda da söylediğim gibi Jaws filminden arak. Bu liste benim neredeyse bütün okumalarıma ve tecrübelerime dokunarak uzar gider.


- - -
bu tartışma "vahşilerin sehvetli bakışları"ndan uzakta sürecek.