10/03/2006

Serkan'ın sergisi

Kimi zaman, bir arkadaşımın, sanatçının, yazarın, küratörün yaptığı bir işten dolayı yüzüne bakamadığım olur. Ne düşündüğümü sorduklarında, çoklu hazır cevaplardan sabrıma göre birini seçerim: a] aklımdan geçeni üsturuplu cümlelere dökemeden kaçamak cevap vererek konuyu değiştirmek; b] yaptıkları işin en manasız, en tali yanıyla ilgili bir soru sorup ferahlamak; c] "eline sağlık" diye geçiştirmek; d] bodoslama eleştirmek; e] a, b ve c bir arada.

Takım tutmaya pek bayıldığımız ve dünyayı da takımlar üzerinden okumaktan başka bir ufka sahip olmadığımız için eleştirisiz dostlukları tercih ediyoruz. Notlarımla Serkan'ın Galerist'teki sergisinden dolayı canını yakabilirim, ama niyetim bu değil.

Ahu Antmen'in Radikal Gazetesi'ndeki köşe yazısındaki yaptığı gibi şehvetli ve bir o kadar da kurgulandırılmış bir Jackson Pollock mitolojisi üzerinden karsılaştırmalı tartışma yapmak istemiyorum. Antmen haksız değil ama bu tartışmayı bu coğrafyaya bağlayarak çok önce yaptık, bu yazılarımda ve Serkan'la söyleşilerimizde var, oldukça da detaylı biçimde. Meselemiz "aura" değil hakiki olmak.

Serkan'ın 2000'de yaptığı "Bitmez Tükenmez Esin Kaynağı olarak Sanatçı" adlı işinde, Pollock'un tuval üzerine malum fışkırtmalarını tekrarlayan Bruce Nauman'ın "Fountain" [pınar olarak sanatçı] adlı işine gönderme vardı. Nauman fışkırtmayı, yani dışarıvurumu, elden, koldan, bilekten değil, bedenindeki deliklerin daha anlamlı bir tanesiden, belagat deliğinden yaparken, işin adını da sanatsal tercihlerinden yana koymaktaydı: Courbet ve Duchamp! "Fountain" Bir yandan Courbet'nin, vazgeçilmez biçimde vajinayı andıran mağara ve pınar resimlerine (Source), diğer yandan da Duchamp'ın "pisuar"ına ve Philadephia Müzesinde yer alan "Waterfall"ına gönderme yapıyordu. Nauman'ın bir oto-portre olan "pınar olarak sanatçı"sı hem bir hazır-nesne olarak sanatçıdır hem de su perileriyle Grekler’den bu yana sanat tarihini boydan boya keser. Serkan'ın Nauman ve Duchamp'daki zarif cinsiyet kaydırma becerisinden yoksun olması bir yana "Bitmez Tükenmez Esin Kaynağı olarak Sanatçı" adlı iş, dalga geçtiği Pollock'la aynı düzleme oturur. Her ne kadar müstehzi de olsa, doğallaştırılmış bir erkek sanatçı mitosunu, bu kez doğallaştırmadan yinelediğinde, eleştirdiğinin temsilinin tekrarında patinaj yapar. Romantiklerden 1960ların başına kadar [erkek] Avrupa sanat ortamında, boşalmakla resim yapmak arasındaki gizlenmesi imkansız olan bir ilişki mevcuttur. Delacroix'nın, güncelerinde sevişmekten feragat etmesinin —kendi tabiriyle "çivi çakmasının" resmine yarayacağını yazması, bu ilişkinin iyiden iyiye abesleşleşmesini işaretler. Komar ve Melamid, "Discobulus" (Anarşist Sentez Serisi, 1984), adlı resimlerinde bu komediyi gözümüze sokmaktan çekinmez. Dolayısıyla, tartışmaya auranın kaybı ve yeniden nasıl üretilebileceği üzerinden değil, Serkan'ın aura ticaretinden başlayalım.

Üç misli büyütülmüş bir Davut heykeli ile, bu sergide olanlar arasında fark var.

Metro Pictures grubu sanatçıları, örneğin Sherrie Levine 1970lerin sonunda Walker Evans ve Edward Weston'ın fotoğraflarını temellük etmişti. 1980lerin başında sanatın, zamanın, "yaratıcı insanın" sonu, post-modern durum, Borges'in Pierre Menard’ın yazdığı Don Kişot hikayesi, kadın sanatçıların sanat ortamına 1960ların sonlarının aksine doğrudan yapı sökümcü bir pratikle girmeleri, Richard Prince'in medya yapı sökümleri, vs. vs... Serkan, Davut'u kopyalarken, heykelsiz kenti, müstehzi bir biçimde 1990ların başından beri sürdürdüğü, başat-sanat-tarihine-saygılı-bakışıyla taçlandırıyordu --ki bu temellüğün temellüğüdür, çünkü nesneden ziyade, yaklaşımın temellük edilmekte. Ne var ki, Davut’u üretenler u-profilleri plakalarla puntolamak yerine uç uca kaynakladıklarında heykel de “dizlerinden çözülüyor” ve yeşillik, meydan ve park gene boş kalıyordu. Bunun bir metafor olarak anılmasından yanayım. "Büyük Cam" işini daha önce bir Kuzey ülkesi kasabasında bir başka sanatçının yaptığını gördüğünde, ısrarla "foyasının ortaya çıktığını" iddia etmesini de hatırlıyorum. Bugun anlamadığımsa, gününü paylaştığı, birinci tekil şahıs tanış olduğu sanatçılardan alenen yürüttüğü ya da o arkadaşlarıyla birlikte yaptığı ama kendi imzaladığı işleri satmaya yeltenmesi. Bu noktada temellükten değil artık bariz soygundan bahsetmek gerekiyor. Avro-Amerikan sanatını, sahibi belli örneklerinin yeniden yaratılmış temsilleriyle tartışmaya açmak, yaratıcı Avro-Amerikan erkek sanatçı mitosunun, romantizminin çeşitli boyutlarını yıpratmak... başka, Sercan Dumbarlaşmak başka. Ortalık maldan geçilmiyor. Eğretiliğinden de eser kalmamış. Ayağı takılıp yumurtaları düşüren aşçı yamağı, oniki karpuz taşıyan türk gibi dingildek değil, davut gibi dizlerinin bağı çözülmüyor. Aşçı yamağı her daim havada donup kalacak.

Hırsızlığın bir niyesi ve sağlam bir raconu olmalı. Söz konusu olan sanatsa. Davut gibi itiraf edilmesi gerekmeyecek kadar bariz temellüklerden, ilk fırsatta muzip bir gülüşle itiraf edilenlerine bir dönemi geride bıraktı Serkan. Bu sergide Can Altay’dan, ondan, bundan temellükler olduğunu bakalım kim anlayacak diye izleyicinin zeka ve bilgisini test etmeye çalışıyorsa, daha doğrusu onların bilemeyişinin karşısında kendi zekasını kanıtlamak istiyorsa.... gören gözlerin önünde itiraf edilmemiş temellükler neye girer?

Daha çok yazacak var.

Eski okumalardan:
serkan özkaya ile [sayfanın sonuna doğru]
with serkan özkay