9/29/2007

Sanatın Siyasi Yüzü

Ali Akay'ın haftanın malum konusu üzerine yazısını burada bulabilirsiniz.

Sanatın Siyasi Yüzü
Ali Akay


‘’The Darker Nations’’ un yazarı Vilaj Prashad’dan alıntıladığı yazısında, Hou Hanrou, Üçüncü Dünya Ülkelerindeki modernleşme projesinin toplumsal koşullara uydurularak demokrasi, laiklik, humanizm,ulusalcılık, evrenselcilik vb.. kavramları yeniden icat ettiğini belirtir. Küratör, ‘’kemalist devrimci proje’’nin ‘’görece başarılı’’ bir mecra olduğunu ve ‘’tepeden inme zorla modernleşme’’ modeli içinde bulunduğunu yazıyor. Bu konu ülkemize sosyal bilimler alanında olduğu kadar sanatlar alanında da çalışan araştırmacılar tarafından sıklıkla konuşulan ve tartışılan bir konudur.


Geri tepme kültürü
Öncelikle 1950 sonrasında siyasi olarak ve sonra da 1970’lerdeki Arabesk tartışmalarından beri ‘’popüler-kültür’’ olarak bir geri tepmenin ortaya çıktığı zaten konuşulup durmuştu. 1980’lerde ise bu daha popüler bir halde konuşulmaya başlandı. Özal dönemi de bunu zaten meşrulaştırmıştı. Kemalizmin elit ‘’aydın despotizminin’’( Prusya’lı Bismark için söylenen bir terimdir ve Şerif Mardin Batılı Aydınlanmanın Türkiye’ye etkisinin Prusya ve Avusturuya Macaristan imparatorunun tavrından etkilenerek yerleşmeye başlandığını, herhalde haklı olarak, ileri sürmektedir) geriye tepip, şehirlerdeki göç-sonrası bir durumda, yeni bir ‘’köy-şehir kütürünün’’ sentezlenmeye başladığını, bunun da kemalist kültür projesinin dışında gerçekleştirildiğini ve bu nedenle de özellikle resmi kurumlarda ve radyo-televizyonda 12 Eylül sonrasında yasaklandığını da hatırlamamız, bizim gidişatı görebilmemiz bakımından manidardir.

Dönemdeki muhafazakarlık
Reformlar sonrasında Kemalist Kültür projesinin örneklerini gördük. Bunlardan bazıları yerleşti; ama bazıları yerleşme zeminini bulamadı. Medeni kanunun bile yerleşmiş olduğunun söylenmesine rağmen çok eşli evliliklerin özellikle taşra ve köylerde pratik olarak hala yaşanmakta olduğunu gazetelerden okumaya devam ediyoruz. Mustafa Kemal’in kendisin alaturka sevmesine rağmen (rahmetli Attila İlhan TRT 2 ‘deki konusmalarında bunu hep vurgulamaktaydı) ‘’batılılaştırma’’ hareketi içinde klasik müziği kulaklara yerleştirmeye çalıştırmasının arkasında yatan sadece devrimci ve dönüştürücü bir proje değil, aynı zamanda, döneminin anlayışına göre, ‘’muhafazakarlık’’ da; çünkü dönem klasik müzik yapısının karşısına 12 tonlu bir müziğin yerleşmeye başladığı dönem. 1921’de Matthias ve Schoenberg birbirlerinden bağımsız bir şekilde notaları özgür kılan 12 ton yapısının kavramsal çerçevesini oluşturmuşlardı bile. Seriyel bir müzik anlayışı Shcoenberg’den Fransız çağdaş müzik ustası İRCAM’ın kurucusu, besteci ve kuramcı Pierre Boulez’e kadar süren bir yapının oluşmasıyla bizde hala çok marjinal çevrelerde konuşulan ve müziksel yaklaşımlara yerleşip kuramsal olarak tartışılan bir alan. Klasik müziğin yapısına karşı hareket avant garde bir hareket olarak başlamıştı bile. 10 Eylül 1937 yılında Resim Heykel Müzesinin kurulduğu sırada dünyada sanat çoktan başka yerlere gitmiş bir vaziyette. Sadece, d grubunun yapmak istediği gibi ‘’kübik’’resim değil, ‘’mutlak mükemmelliği’’ öneren Malevitch’in konstrüktivizmi 1915’deki ‘’kara kare’si soyut sanatın manifestosu olarak ortaya çıkmıştı bile. Hız ile işleyen ve hızdan etkilenen bir fütürizm gibi, 1914’deki Marcel Duchamp’ın ‘’ready made’’(hazır yapım) kullanımıyla yapılan sanat, dünyada avant-garde sanat olarak sanatı sanat olmayanla birleştirmeye başlamıştı bile. Projenin sadece tepeden inme veya Akedemiler veya Konservatuarlar tarafından gerçekleştirilmesi değil, aynı zamanda zamanın gerisinde, dışında bir sanat anlayışının, içinde olunan koşulların da belki etkisiyle, mevcut olduğunu izlemekteyiz ki, bu anlayış çok uzun zaman sürmeye devam etti. Türkiye’de çağdaş sanatın yerleşmesinde oldukça zaman kaybetirdi de.

Dönemin tepeden inmeci epistemolojisi
Ayrıca, tepeden inmecilik sadece Türkiye’de değil, Fransız devrim mahkemelerinde, Leninist Rus devriminde olduğu kadar, Çin devriminde de söz konusudur. Burada 1930’lu yılların ‘’halk için ve halka rağmen’’ sloganı bunu açıkça ifade etmektedir. 1920’li ve 30’lu yıllardaki elitlerin, tepeden inmeci bir modernleşmeyi gerçekleştirme inancı hakimdi. Ve, bu epistemolojik dönem içinde başka türlüsü de, düşünülemezdi. Çelişkilerini hala yaşamakta değil miyiz ? Hou Hanrou’nun katalog yazısı kemalist diye adlandırılan projenin Türkiye’de başarılı veya başarısız olduğu tartışmalarına bir gölge düşürmez. Bu, zaten tartışılmakta olan bir şeydir, hem de uzun zamandan beri. Görüşler arasında bir görüştür sadece. Ama; belki, daha da önemlisi; sanatın resmi bir şey olmadığını, tersine kurumların ve atölye duvarları dışında (Daniel Buren ‘’duvarsız atölye’’ kavramıyla buna en güzel örnektir), insanların özgür iradeli kafa yapılarının içinde; hele hele artık bilgisayar kullanımlı video ve elektronik sanat ve kitap okuyarak çalışılan ‘’kavramsal sanat’’ türlerinde bir bürotik tasarım mekanı gibi işlediğini anlamak.