9/25/2007

uzun notların birincisi

Sevdiklerim, birlikte çalıştığım arkadaşlarım onları takdir etmememden, zaten başka türlüsü olamazmış gibi davranmamdan şikayet ederler. Öte yandan beğenmediğim şeyler hakkında konuşup yazmaktan da vazgeçemiyorum bir türlü.

Bugün 10. İstanbul Bienali'ni yazmak istiyordum, üstelikte yukarıya aktardığım kanaatin tam tersine, ne kadar beğendiğimi, ama bir türlü fırsat gelmiyor. Çünkü ne zaman birşeylere dikkat çekmek istesem, örneğin Santralİstanbul projesine dair yazım, "bu kadarı da büyük başarı", "eskiden bu da yoktu", "bizde de artık var", "ileride daha iyisi de olur", “aman boşver” anlayışıyla karşılaşıyorum. Kimileri kıskançlıktan yapıyorum sanıyordur, kimileri de tepkiselliğimin patolojik bir durum olduğunu.

Meseleyi tadında bırakmak gerek ama, Sabah gazetesinin Cuma ekinde Santralİstanbul hakkında iki extra light yazı görünce gene irkildim. “Miş” gibi yazılarla mekanın bir akademik kurum, bir sergi mekanı, bir müze olarak kritik edilebilirliği azalıyor. Nihayetinde müzeyi, sergiyi yapanlara da saygısızlık. Sonuçta tüm bunlar iyi bir münakaşa, meseleye başka açılardan bakabilmek, fikir değiştirmek, tartışmak, ögrenmek ve öğrenebilmek için bildiklerini unutabilmek adına.

Her sabah, sanat, mimari, müze kritiklerini okuyorum, bir çok uluslararası gazetede, haftalıklarda, aylıklarda. Türkiye gazetelerinde ise Ahu Antmen'in köşesi dışında profesyonel kritik yok. Antmen'in bir pozisyonu var ve oradan yazıyor. Öte yandan sanat kritiği yapmaya kendini muktedir gören bir sürü yazar var. Ne de olsa sanat ciddiye almaya değmeyen bir şey değil miydi, herkes yazabilir nasılsa. İsmet Berkan 23 Ocak 2007'de “Bir yanım, 'Git' diyor, 'Bırak bu işleri, bir zamanlar Mesut Yılmaz'ın dediği gibi sanat yazarı veya spor yazarı ol.'” diye yazmadı mı? Bir gazetede sanat kritiğine soyunursanız öncelikle sayfa editörünüz yazdıklarınızi anlamadığını söyleyerek hayıflanmaya başlar, sonra farkedersiniz, reklam geliriymiş, halkla ilişkiler şirketleriymiş başka, bambaşka mütekabiliyet hesapları vardır ortada. Tabiki bu senaryoda kamusal bir sorumluluk yok ama bu ayrı bir yazının konusu. Neyse, geçelim.


Kenarlardan iştahla merkezlere bakıp duran, takipçiliği düstur edinmiş, bir yere göre makbul olanın ayar görüp başka bir yere uygulanacağına inanan, aynılaşmacı zihniyet, referanssız, ehven-i şer olmayanla karşılaştığında afallıyor. Çünkü, “artık bizde de var” ya da "bizde bu da yok, geriyiz geri” dışında bir başka şık göremiyor. Modern buketten istediğini keyfine göre seçip ayıklayan, kendine tercüman vazifesi biçen, mazbut, en küçük sapkınlığa tahammül göstermeyen Türk modernleşme kabusunun devamı bu. Bu sabah, gazetelere baş sayfa olmuş bir askerin konuşmasında da aynı şey yok mu zaten? Aynı anda zıt yönlere giden trenler gibi, Nazmi Ziya'nın Paris'te, 1905 yılında Cezanne'in, sanat tarihinde kopmaya neden olan sergisini tartmak yerine 1874 empresyonizmini transfer etmesi gibi yüzlerce örnek var sanat tarihinde. Cumhuriyet döneminde sıklıkla karşılaştığımız gecikmeci, modern ve makbul olana yatırım. İyi aile makinalarının beklentilerine hizmet.

Sergi gezdiricileri, "işte bu Türkiye'nin ilk soyut resmi" dediklerinde, "Paris'teki Türk sanatçıları" sözlerini duyduğumda nevrim dönüyor... Değer bu mu? Türkiye sanat tarihi hala bu denli eleştirellikten yoksun, revizyondan geçmeyen, kronolojik bir modern sanata giriş dersiyle anlatılabilir mi?

Aslında, şimdilerde durum daha da vahim, o mutaasıp idealizm, entellektüel bir sorun olmaktan çıkıp, neo-liberal ekonominin kıskacında pragmatik bir çerçeve alıp fütursuz ve küstah bir oldu bittiyle karşımıza getiriliyor ve kendi kendini onaylıyor. Burada sözüm
santralistanbul'a değil. 4 Kasım'da yeniden görüşürüz öyleyse.

Salt ciddiye aldığımdan bir haftada üç kez uzun uzun gezdim santralistanbul'u. Beğenmedim ama açlıkla gidiyorum işte.

devamı perşembeye.