10/09/2007

Yarım Kalabilecek Notların Birinci Bölümü

2005 sonlarında Ömer Koç'un ciddi biçimde güncel sanatla ilgilenmeye başladığını duymuştum. Daha önce bu meseleye yakınlığı olduğunu bilmiyordum. 2006'ya geldiğimizde çok sevip saydığım Melih Fereli'nin de Ömer Koç'a fikir danışmanlığı yaptığını ve René Block'un Koç desteğiyle Türkiye'nin önemli sanatçılarını ele alan bir monografik kitaplar serisi hazırlayacagını öğrendim. Koç, ilk ve tek karşılaşmamızda hiç açık vermediği gibi, bende bıraktığı izlenim, hakiki ve özenli olduğu yönündeydi.

René Block kişisel gelirini büyük bir heyecanla son 13 yılda Türkiye'nin en önemli sanatçılarının kritik eserlerini toplamaya yatırdı. Pek çok benzeri örnek var. René tek değil. Doğu Avrupa'nın en önemli eserleri Viyana'da Erste Bank'ta toplanmakta. Büyük olasılıkla Ortadoğu koleksiyonları da Abu Dhabi'de yoğunlaşacak.

Ebru Özseçen, Hüseyin Alptekin, Sarkis, Hale Tenger, Gülsün Karamustafa, Füsun Onur, Halil Altındere, Ayşe Erkmen, Cengiz Çekil, Ömer Ali Kazma gibi bir çok sanatçının kritik işlerinden Türkiye'nin koleksiyoncuları ve kamusal sanat kurumları haberdar olmamayı yeğlediği zamanlarda, Réne tutkuyla koleksiyonunu oluşturmaktaydı. Gönül ister ki bu koleksiyon, bir gün Türkiye'ye dönsün. O koleksiyondaki her bir parça, tek.

Bu girizgahın nedenleri çeşitli: bugün bir fotoğraf çekmek gerekiyor.

Öncelikle, Koç Grubu'nun Bienal'e sponsor olmasından dolayı güncel sanatı konu ve hedef alan yazılar okuyorum gazetelerde. Bu yazılar, sanat ve sermaye ilişkisinin ihtiyaç duyduğu ince ayarlı tartışmalardan yoksun, vasat sayıklamalardan ibaret. Bu uğurda Bienal'i kullanarak gündeme sıçramaya çalışanlarsa gani gani. Oysa, 10. Uluslararası İstanbul Bienal'i sosyal kritik oluşturulmasına yardımcı olan, tartışma tazeleyen bir sergi oldu. Artık izleyici de sanat denilen şeyin büyük sanatçı abilerin altbezlerinin teşhirinden ibaret olmadığını gördü. Güncel sanat, hayatımızın orta yerinde, kimi zaman yüreğimizi paralayan bir şey.

Ardından, Hou Hanru'ya muhtıra veren “ulusalcılar” girdi gündemimizde. Ulusal sermaye [devlete yakınlıktan nemalanan, çıkar birliği olan, atanmış bir zümre diye okuyunuz], yurttaşların ve kamusal vicdan taşıyan sanatçıların, merkezi + depderin devlet hizmetinde hizaya girmemesinden fena halde içerlemekte. En vülger eleştirilerle, "küresel kapitalizmin hizmetindeki ulusötesi sanatın ve sanat etkinliklerinin" memleketin altını oyduğundan dem vuruyorlar. Sessiz kalanlara daha da içerliyorum. J. F. Kennedy'nin hatırlattığı gibi: "Dante, 'cehennemin en hararetli yeri ahlaki bir kriz sırasında tarafsız davrananlara ayrılmıştır' demişti”.

Koç ailesi gibi damardan konservatif bir grubun, üçüncü kuşağının girişimiyle, eğitim, sağlık gibi en zararsız, en muhkem alanlar yerine Bienal'e sponsor olmasından dolayı Ömer Koç'un gruptan ve aileden alabileceği ―ve eminim aldığı― tepkiyi düşünmemek, sponsorların ve destekçisi oldukları faaliyetlerin geleceği adına tasalanmamak mümkün değil.

Arasöz: elektrik direklerini süsleyen ve reklam spotlarından inmeyen vicdansız “iyimser”lik popülizmi, sıradanlaştırıcı markalaştırma, serginin özü ve sözüyle en küçük bir simetri içinde değil. İKSV'nin sponsorlarıyla, sponsorların da sergiyle olan ilişkilerini tarif ederken, tanıtımcıların hinoğluhin fikirlerini, serginin izleyicilerine yaraşır bir nitelikle buluşturmaları gerekiyor. Arada, “rüya evi tema sponsoru” gibi iyiden iyiye garip ve anlaşılmaz reklamlar da çıkıyor gerçi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti sanatçısıyla, ve bundan çok çok daha önemlisi kamuyla, yurttaşla, zaten keyfiyetine göre belirlediği kültür sözleşmesini 12 Eylül'de toptan fesh etmişti. 12 Eylül ve neoliberalizm tuhaf ve Türkiye'ye özgü bir ortam yarattı. Salt özel sektör desteğiyle, yani tek ayaklı bir düzende yürütülen ortamda "kamu" fikrini yitirdik. Yani, sanat ve kültürün "kamusal" vechesi de yokoldu. Türkiye'deki dönüşüme eşlik eden baskıcı siyasi ortamda özel sektör, suya sabuna dokunmayan, orta halli, kabul edileni eşeleyen faaliyetleri destekledi. Bu ortamda yeni bir kültür sektörü oluştuğu kadar bu sektör tipik öznelerini bile oluşturdu. Çevremizde uluyan tekinsiz ultra-sekülaristler ― iki dünya savaşı arasındaki arasındaki iklimde, idealleriyle yüklü misyon sahibi insanlar gibi değil, 12 Eylül refleksiyle hareket ediyorlar. Asıl referansları, asıl dayanak noktaları, ülkeye kuran askerler degil, darbeciler ve darbe umacıları.

Tekrarlarsam, cumhuriyet projesi ile, devletin sanatçıları ile arasındaki sözleşme— ki bunlar sanatçıların çoğunluğuydu— tek taraflı lağvedildi. Türkiye'de "modern" sanatçının "çağdaş" sanatçı kimliğine bürünmesi tam da bu kontratın tümüyle bozulduğu anda vuku bulur. Arada çok gri alan var, ancak bu transfer oldukça acısız ve vukuatsız gerçekleşir. "Çağdaş" sanat ve sanatçının aksine güncel sanat ve sanatçı, modern cumhuriyet projesini sürüklemiyor. Bu modern ve çağdaşın iç içeliği/ geçişliliğinden bir kırılma. Güncel sanat, gelecek tasarlamakla uğraşmıyor, burada ve şimdi ile ilgili. Cumhuriyet projesi ile sanatçılar arasındaki kontratın tek taraflı, devlet tarafından sonlandırılma sürecini [burada devletin Cumhuriyet projesi olan ilişkisinde bir seyrelme temelinde ayrıca tartışırız] salt 12 Eylül'e bağlamak istemiyorum. Aynı biçimde, "çağdaş" sözcüğü de doğrudan askeri diktatörlüğe endekslenmiş değil ancak ilişkili. Bu anlamda, Türkiye'de “çağdaş”, “modern”in bugünkü hali ve bu iki kavram arasında ciddi bir yarılma olmadığını kavradığımız anda mesele çözülecek.

Şimdi hatırlayalım: 2000lerin başına kadar, Réne Block'un topladığı [ve toplamadığı] güncel sanatçılar, İstanbul Bienali ve minör sergiler dışında görünürde olmadılar. Tıpkı Sarkis'in uzaktan sevildiği gibi onlar uzakta oldukça sevildi. Santralİstanbul sergisindeki 1970 sonrası bölüm bunun altını çok daha güçlü bir biçimde çizebilirdi. Oysa sadece göz kırpıyor.

"Kamu" fikrinin yitirilmesi meselesini burada detaylandırmak istemiyorum. Özetle geçenlerde BFB'de bir konuşma esnasında Başak Senova çok önemli bir meseleye değindi. Kamu desteğinin [burada devlet diye okuyunuz] yıllar önce devreden çıkmasının kamunun gözünde sanat ve kültürün "kamusal" vechesinin yokolmasına yardımcı olduğunu hatırlattı. Ne de olsa parası ne kimsenin vergisinden kesiliyordu ne de bazı ülkelerde olduğu gibi piyango biletinden alınan kültür payından geliyordu. Yani, kültürel üretim, özel sektörün desteklediği, ekstradan bir şey, öylesine bir hoşluğa indirgenmişti. Makul ve makbul kültürel üretimi, küresel tutuculukla birleştirdiğinizde sağlam bir afyon etkisi yaratıyordu.

Ama kamusal geri dönmekte ve kamu vicdanına oturmakta. Önemli olan bu geri dönüşü, olay kültürü, güncel sanat spekülasyonu ve kent pazarlaması uğruna araçlaştırmamak.

Bu notlarla birlikte 3 eksik yazı kaldı, Bienal, Santralİstanbul sergisi ve Koç notları...