11/07/2007

Romantik mi o da Neymiş?

Romantik mi o da Neymiş?
Ali Akay
7 Kasım 2007

Ayse Kadıoğlu’nun ‘’Romantik ve askeri kültür’’ adlı radikal 2’de yayımlanan yazısında, Romantizmin faşizmin ön adımı olarak ele alınan bir tavır var ki, burada sosyal bilimcilerin sanatlardaki ayrıntıları nasıl geçiştirdiklerini gösteren bir örnek karşımıza çıkmakta. Sosyolojinin bir bakışının da parçası olan bu genelleştirme eğilimleri(özellikle Durkheim’ın geliştirdiği bir sosyoloji ki, bizdeki yansımaları da-mesela Gökalp- aynı şekilde genelleştirici ve de Durkheim’den de bir o kadar uzak olmuşlardır) sanatların ayrıntılarda gizli olan bakışını çoktan unutmuşa benziyor; çünkü bu tip yaklaşımlar sadece Ayşe Kadıoğlu’nun bakışında değil, aynı zamanda diğer sosyal bilimcilerin birçoğunun da bakışına çoklukla yansımaktadır.

Ayşe Kadıoğlu’nun, belli ki, hızla ve aniden gelen bir gözlemin yarattığı duyguyla yazılmış gibi duran yazısı, tam da eleştirmekte olduğu, sezgiye karşı aklın, duyguya karşı bilginin rededildiğini söylediği Romantik akım için belirttiğiyle kesişmektedir. Ayşe Kadıoğlu bilgiyle yazmaktan çok duyguyla yazmayı tercih etmişe benziyor; sanatçıya ait olarak gördüğü sezgisel yanının akıl ve bilgi yanına nazaran ağır basmış olduğunu saptıyoruz; çünkü elbette ki, Ayşe Kadıoğlu’nun kendisi de bilmektedir ki, Romantik akımı birleştirip, bir akım olarak ele aldığımızda, Romantizmin ayrıntılarında birçok ilginç yazar bu akımın içinde güçlenmektedirler ve bunlar için faşist veya buna benzer sıfatlar kullanmamız imkansızdır; çünkü içinde bulundukları Romantizm döneminin yazarları ve düşünürleridir bunlar. Tam da bu anlamda, duygusallık bazen onları haksızlıklara karşı mücadele etmeye doğru sürüklemiştir.

Ne Marx için ne de Hegel için olduğu kadar, Alman halkını kıyasaya eleştiren ve bu anlamda da Nazi düşüncesiyle nasıl yan yana konulmuş olduğu bir türlü anlaşılamayan Nietzsche için de, bunu söylemek mümkün olacaktır. Onlar da, bu dönemin içinde gelişmiş ve yetişmişlerdir. Hegel’in Estetik yazılarını okuduğumuzda romantik sanat mutlak sentezi yaratan bir akımın son anı olarak ele alınmaktadır ve de burada ilginç olan Hegel’in somuttan soyuta doğru yükselttiği estetik romantik estetiktir. Ve ‘’tarihin aklı’’ tarafından meyadana getirilmiştir. Marx da bir hırsızlık vakasından sonra isyan ederek romantik olan bilimsel metinlerini kaleme almamış mıdır ? Marx’ı okuduğunuzda, özellikle 1848 yazıları ve yabancılaşma kuramı romantizmin tüm haksızlığa karşı olan duygularını dile getirmektedir: İnsan dünyayı insanileştiriken kendisi hayvansallaşmaktadır. Neredeyse Salman Ruşdi’nin ‘’Şeytan Ayetleri’’ndeki canavarlaşan ve yabancılaşan mahkumlarını görmekteyiz. Aynı şekilde, tıpkı Baudelaire’in hiç de akılcı olmayan ama bir tür sanatların birbirlerinden ayrılmakta olduğu ve bazen de kesiştiği anları yakalamaya doğru onu iten mısraların yazarı olduğu gibi: Sesler kokular renkler çağrışır işte tam da orada. Romantik akım içinde, Baudelaire’in sevdiği ressamlar arasında Guy de Car veya Delacroix için hangi anlamda faşizm kelimesini kullanmak mümkün olabilecektir. Veya aylak yahut da flanör diye adlandırdığı insanlar mı üretim üzerine yürüyen bir kapitalizmin çarkının içinde kalmaktadırlar yoksa ? Hayır bunu söylemek imkansızdır. Bunu Walter Benjamin’in Baudelarie üzerine olan metinlerinde de görmekteyiz.

Yine romantik akım içinde elocutio’ya önem veren ve mutlak üslubun karakterini vermeye çalışan, modern edebi dili kuran geçişli bir dile ulaşan Novalis’in formülünü takip ettiğimizde, dilin ve edebiyatının sadece kendisiyle ilgilendiğini duymak edebiyatın kendine has olanla yoğrulmaya başladığını bize gösterdiğinde; buraya, sadece edebiyat politikasını yerleştirmemiz mümkün olacaktır. Alman Romantizminin ünlü edebiyatçısı Novalis ise, dilin kendisine dönük çalışmasında bir formalizm bulmamız gerektiğini vurgulayan bir yazardır. Bu, sanat ve edebiyatın kendi üzerine katlananarak düşündüğünü göstermektedir ve politikası burada yatmaktadır. Bunu toplumsal faşizm ile birleştirmenin getireceği hatalar sanatın anlaşılırlığının duyulmamasından kaynaklanmakta değildir de nedir? Dil, bu nedenden dolayı ‘’matemetik gibidir’’ diye yazmıştır, Novalis (yani neredeyse dilin politikasını bilmselleştirmekte ve bu anlamda da duygudan uzaklaştırmaktadır). ‘’Dil kendi içinde sadece kendi alanında şeyler arasındaki ilişkileri’’ meydana getiremektedir. Bu şekilde, Alman Romantizmi matematik olan işaretleri soyutlayarak temsili olan bir benzerliğin ötesine geçme çabalarını göstermiştir. Bir ayna-dil etksisi yaratmıştır. Dil şeyleri yansıtmaktan çıkıp aralarındaki ilişkileri yansıtmaya başlamıştır; tıpkı Marx’ın da insanlar arasındaki üretim ilişkilerini sorunsallaştırmış olduğu gibi, yeni bir hiyeroglifik çözümlemesini gerçekleştirmiştir; yani, yüzeyin arkasında yatan gerçeği, artı-değer gerçeğini göstermiştir. Alman Romantizmi tam da bu anlamda fikirleri, insanları, nesneleri veya durumları benzetme ilişkisi ile temsil etmekten çok kendi dilsel bedenindeki fizyonomiyi dışa vurmaktadır. Dil şeylere, fikirlere veya insanlara bir kopya gibi benzemekten çıkıp benzetmeyi bir bellek üzerine zihinsel olarak yerleştirmeye başlamıştır. Modern edebiyatın temsiliyet dışılığının adımını atmışızdır artık. Romantik akımın içinde gelişen realizm ve sembolizm de, diller arasındaki bir çeviri unsurunu ön plana çıkarmıştır; sanatlar arasında bir geçişlilik unsuruna ait olan bir yaklaşım sunmuştur. Zola’nın butik vitrinindeki kumaş yığınını anlattığı satırlarında şiirin şiiri yazılmaktadır artık. Bu ikiz bedenin şiiri olmaya başlamıştır, ikili varlığın. Ve de Marx’ın metaları da, meta eleştirisi de, sonsuzcasına gelişen bu duygusalığın parçasıdır. Ekonomist Sismondi’den Novalis’e, Schlegel kardeşlere, Madam de Stael’in etrafında toplananlara kadar romantizm diller ve sanatlar arası geçişliliğe dikkat çekmiştir. Sanat gerçekçi de olsa sembolik de olsa Romantik akımın içinden gelmiştir ve de bu anlamda bir röportaj dili yaratıp temsil yaratmayı düşünmekten çok dilin ikizleşmesini düşünmekte ve sanatlar arasındaki çeviriye temas etmek istemektedir. Mallarme veya Hugo da bu akım içinde çalışmışlardır. Madam de Stael, Montesquieu’nün ‘’Kanunların Ruhunu’’ incelediği gibi bir yaklaşımla, edebiyatın ruhunu anlamaya çalışmıştır, edebiyatın kendi içindeki dilinin sayesinde devrimin geleceğini sorgulamaktadır. Ama bunları yaparken de, Jakoben Fransız devrimiyle aristokratik karşı-devrimciliğin ötesine geömektedir; temsili olanın ve benzeme üzerine kurulu olan bir dilin politikasını yerle bir ederek, politik bir hareketi, minör politikayı devrmcileştirmekte ve canlandırmaktadır.

Evet Romantik akım ile milliyetçilik arasında bağlar kuranlar vardır, ancak bu Aydınlanma eleştirisinin genelleştirilmesi kadar tehditkar ve tehlikeli olacaktır. Ayrıntıları unutulduğunda bilim kendisini ancak bir genelleme içinde bulabilir ki, bu aynı zamanda bilimin deneyselliğinin de sonunu getirir. Sanatlar, bu yüzyılda da, bugünlerde de bazı şeyleri bilmden veya siyasetten çok önceleri söylemiştir; ancak sanatlar ikinci planda kaldıklarından dolayı söylediklerini duymak siyasetin kalabalık sesinin altında kalmaktadır ve sanat siyasetin gölgesinde sessizleşmektededir ve sessizleştirilmektedir; daha doğrusu sesi duyulmaz hale getirilmektedir. Sanatları ayrıntılarıyla birlikte anlamak için bir çaba daha, lütfen.