12/30/2007

En Azınan Teorik Olarak Başka bir Anlayışa Geçmek Şart

Ali Akay

Son günlerde basında bazı bakanların akrabalarının askeri operasyonlardaki hedeflerde öldüklerinin yayımlanması ve de bazı Kürt ailelerin fertlerinin PKK kamplarında bulunması, vurulması ve de vurması durumun bir başka cephesini bize göstermekte; insani olan cepheyle karşı karşıya bırakmakta bizleri: Ailelerin bir kısmının başka bir tarafta diğer kısmının ise tüm duyguları saklayarak başka bir tarafta olmasını. Bir tür aile parçalanmaları, duygu parçalanmaları ve de kardeş kavgaları; bu, sadece halkların kardeşliği değil, aynı zamanda aile kan bağlarının da birleştirdiği kardeşler ve kuzenler vb.arasındaki parçalanmalara da doğru götürüyor bizleri. Ve nihayetinde de, teorik olarak bu, bizi ister istemez kimlik sorunlarına doğru yönlendiriyor. Etnik veya milli veya dini kimlikler burada devreye girmekte ve tarafları birbirlerinden taban tabana ayırmakta, birbirlerine ikili karşıtlıklar şeklinde yerleştirmekte. Kanımca, bu durum geçmiş dönem politik söylemlerin etkisinde büyümüş ve dallanıp budaklanmış olan bir durumla birlikte işliyor. Bunun sadece ‘’tarihi bir geçmişi var’’- yani 1920’ler ve 1930’ların sonuna kadar olan siyasi hareketler - denemeyecek kadar teorik ve de psiko-politik bir yanı da var.

1970’li yıllarda, diyalektik ikili karşıtlıklar üzerine kurulu bir siyaset geliştirilmişti, dünyada ve de Türkiye’de. Buna göre, taraflar olmak ve tarafları birbirlerine karşıt olarak iten bir sınıf mücadelesi söz konusuydu. Ve taraflar arasında sınıfsal olduğu kadar, daha sonra da, dini veya etnik çelişkilerle işleyen ikili karşıtlıklar siyasi alanı belirlemekteydi. Bu durum Filistin’de OLP örneklerini ve onun uzantısı olarak Kürt toplumsal ve siyasi hareketliliği içinden PKK hareketini oluturmuştu. Ve bunların ucunu 1990’lı yıllarda kuvvetli bir şekilde hissettik.

Marx ve sonrası(Soyvetler veya Maoist devrimler) diyalektik düşüncenin içinden geçen sentezleme üzerine kurulu bir politik, ideolojik söylemin pratikleri bizi kimliklerle birlikte karşı saflara ayırdı. İki tarafın da kimlik mücadelesinde kültürel ve dilsel politikaları gelitiştirildi. Bir yandan askerlerin ileri gelenlerinin, bugün, 1980’li yıllarla ilgili olarak ‘’hata yaptık’’ dedirtecek kadar, o günün koşullarından uzaklaştıran bir düşünceyi göstermekteyken, diğer yandan da aynı koşullarda olduğumuzu hatırlatan, tarihin tekrarı gibi ele alınan askeri operasyonlarda, tarafları bir o kadar da, eski diyalektik politik ilşkileri perçinleyecek bir söyleme doğru taşınmaktayız.

Halbuki dünyasal teorik bir düşünce içinde bu karşıtlıklar üzerine kurulu bir sentez fikri geride bırakıldı ve de farklar içindeki beraberlikler öne çıkarılmaya başlandı: Sorumluluk, misafirperverlik, armağan (Derrida ve Levinas) sevgi (Negri), yersizyurdsuzlaşma ve geo-felsefe ( Deleuze ve Guattari), beraber yaşama imkanları (Alain Touraine), gelecek cemaat (Agamben) gibi kavramlar adları parantezde konulan düşünürler tarafından geliştirildi. Ve sıklıkla vurguladığımız kimliksizleşme (kimliksizleştitirilmeden çok ayrı olarak) gibi kavramlar bu yıllara ait kavramlar olarak duruyor karşımızda. Artık ikili karşıtlıklara veya mücadelelere ait olmaktan çıkan bir kavramsallaştırma ile birlikte düşünmekteyiz.

Mademek ki, aile parçalanmalarının örneklerini yaşamaktayız ve bu sadece bakanlar düzeyinde değil, elbette ki tüm Kürt asıllı aileler için geçerli olabilecek bir durumdur; o halde bunun üzerinde durmak gerekmektedir. Bu, sadece siyasi ve ideolojik veya tarihi bir durumun tekrarı olarak durmamaktadır. Bunu böyle kurmak yanlış olabilecek ve sarılamayacak bazı yaralara, travmalara doğru götürecektir. Freud yüzyılın başında bir paranoya teorisi geliştirmişti. Bugün Freud’den de çok uzaklarda olabiliriz; ama, anlatmaya çalıştığım gibi, bu durumun ideolojik veya kimlik psikolojisi üzerinden gitmekten çok psiko-geo-politik olduğunu vurgulamaya çalışmaktayım. Freud bazı çeşitli paranoyalar geliştirmişti: Kombinezon teorisi. Hallüsinasyon gösteren bir kıskançlık, yorumlama deliryumu, zülum deliryumu vb… Bunlara göre, sevgi nefrete dönüşmekte: ‘’Seni seviyorum’’, daha sonra ‘’senden nefret ediyorum’’ ve daha sonra da ‘’o benden nefret ediyor’’ sözlerine dönüşen bir paranoyak delirium süreci burada çok anlamlı durmakta: ‘’Bu kurtulus savaşını beraber yaptık’’ (seni seviyorum), ‘’ama sen bize karşı baskı politikaları uyguladın’’ (senden nefret ediyorum), ‘’sen benden nefret ediyorsun ve bizim kütürümüzü yasakladın, bize zülum yaptın’’ (O benden nefret ediyor). Zannediyorum ki, bugün üçüncü devreye girmiş olduğumuz bir safhayı yaşamaktayız. Buna göre, nasıl bir düşünce geliştirmeli ve de kimlikleri öne çıkartan ve karşılıklı nefreti güçlendiren bir anlayıştan ‘’nasıl bir başka anlayışa geçmek mümkün olabilecektir ? ‘’ sorusunu geliştirmek safhasına gelmedik mi ?