12/30/2007

Sınırlar ve Ötesi

Ali Akay

Bir yandan, Amerikan istihbaratıyla birlikte, Ali Babacan ve Condolizee Rice arasındaki haberleşmede Türk silahlı kuvetleri sınır ötesi operasyonlarını gerçekleştirirken ve bir sınır meselesi gündemdeyken; diğer yandan, Türkiye ve Ermenistan sınırı tamamen kapalı bir şekilde durmasına rağmen iki ülkenin vatandaşları arasında seyahatler ucak üzerinden yapılarak, Ermenistan vatandaşlarının gelip Türkiye’de çalışmaları ve de Ermenistanlı sanatçıların Türkiye’nin çeşitli galerilerinde sergiler açıp, başka bir şekilde Türk sanatçıları Yerevan veya Gümrü’de sergilere, 2000 yılından beri, katlıp, kolokyumlarda konuşmalar yaparken, aydınlar iki ülke arasında görüşmeleri sürdürmeye devam ederken sınırların hala kapalı olmasının anlamı nedir ? sorusunu sorabiliriz. Bunun yanında, Kıbrıs sorunu çözümsüzleşme aşamasında durmaktayken ve orada da sınırların açılımı sayesinde iki taraf birbirlerinin topraklarında çalışıp, sınırı geçip giderlerken; hala sınırlar üzerine düşünmenin ne kadar absürd olduğunu gösteren yeni gelişmeler yaşanmakta: Avrupa’nın göbeğinde. Almanya ve Polonya, Avusturya ve Macaristan, Litvanya ve Polonya, İtalya ve Slovenya sınırlarını açtılar, 21 Aralık 2007 tarihinde. Bu, önemli bir tarih olacak Avrupa tarihinde. Çünkü tam olarak ikiye ayrılmış, bir yanda kapitalist diğer yanda sosyalist Avrupa’yı yaşayan benim neslim ve önceki nesiller için bu tarih, 21 Aralık 2007 tarihi siyasi bir dönemi tamamen kapatmakta.

Böylece, coğrafi sınırlar kendi doğal sınırlarını eskiden olduğu gibi, modernlik öncesindeki vaziyetinin bize gösterdiği şekilde tekrar ortaya çıkaratmakta. Felsefe tarihi ve sosyoloji tarihi açısından oluşan ‘’Ulus-devlet’’ diye adlandırılan bir kavramın ve son iki yüz yıldır gerçekleşmiş halinin son örneklerinin de silinmeye başladığını fark etmekteyiz. Vatandaşlık ve etnik veya dini olan bir kimlik meselelerinin üzerinden geçecek silgi darbesinin bu oluşmakta olan yeni Avrupa coğrafyasında nasıl bir konfigürasyona gitmekte oldugunu izlemekteyiz. Her ne olursa olsun bu yeni konfigürasyonun içinde Fransa’nın eski değerlerle flört etmeye başladığını gözlemliyoruz. Sarkozy’nin Papa ile buluşması sınırların kalktığı bir Avrupa görüntüsünün ötesinde kalan bir dünya ile buluştuğunu bize göstermekte. Bu pop dünyası ile benzer olan barok bir sanat dünyası görüntüsü temsili süslü, parlak siyasal bir barok görüntüsünü sunuyor.

Bir başka ilginç görüntü, bir yandan, Avrupa ötesi bir sınır ilişkileri çerçevesinde ele alınan eski Sovyetler Birliği ülkelerinin yeni vatandaşlarının aralarında kurdukları ağlarla (bir dil birliğinin düşünmeden edemiyoruz, bütün bu gruba giren kimseler Rusça konuşmaktalar) oluşmakta olan sanatsal projeler ve pratikler var. Diğer yandan Fransa’da Lille 3000 sanat projesi çerçevesi içinde ‘’Avrupa’nın görünmeyen sınırları’’ adlı bir kavramdan yola çıkan genilemekte olan bir Avrupa düşüncesinini sanatsal olarak oluşmaya başlaması söz konusu.

Serbest ve özgür Avrupa için sınır yok, kontrol yok, gümrük yok. İmajlar bize televizyonlarımızdan ulaşmaktalar: Sınır ve Gümrük geçiş yerlerinde düzenlenen şenliklerde bu levhalar kaldırılıyor ve havai fişekleri barış için gökleri ışıdatıp, gürüldetiyor. Bunları seyrederken Anri Sala’nın Akbank Sanat da 2005 yılında, Sarkis sergisi bağlamında göstermiş olduğumuz videosunu düşünmeden geçemiyorum. Bir Dj Arnavutluk’da, Tirana’da bir apartmanın tepesinde karanlık gecede savaş mı şenlik mi belli olmayan bir müphemliğin içinde gözüküyor. Savaş mı devam etmekte veya savaş mı bitmiş ve şenlik yapılmaya başlanmış belli olmayan bir video çalışmasının görüntüsü gözümün önünden gitmiyor.

Bu yeni sınırsızlık vaziyetinde Polonyalı işçiler artık kaçak bir şekilde ve de saklanarak gizli işçi statüsünde bulunmuyorlar eski bir Andreas Wajda filminin bize gösterdiği: 1980 deki darbeyi öğrenen İngiltere’ye bir evi tamir etmeye yollanmış bir grup kaçak işçinin hikayesinde anlatıldığı gibi bir vaziyette değiliz artık. Her şey daha akışkan ve daha geçişli. Polonyalı işçiler hala daha fazla para olduğu için Almanya’ya çalılmaya gidiyor, ama artık orada kaçak koşullarda kalmak zorunda olmaksızın evine Polonya’ya dönüyor, ailesini görüyor ve tekrar Almanya’ya gerisin geriye giriyor. Serbestiyet ve geçişkenlik ancak coğrafi koşuların değişiminde kendilerini sınır olarak, doğallığın sınırı olarak göstermekte: Bu da, ancak rüzgarların, iklimin, ağaç ve bitki örtüsünün değişkenliğinde okunabilecek bir farkı meydana getiriyor. Sınır, siyasi ve ulus-devlet felsefesinin kurduğu sınırlar değil; rüzgarların, dağların, denizlerin ve bitki ve hayvanların meydana getirdiği sınırlar. Bireyleşme sınırların bireyleştidiği değil, iklimlerin dokunduğu insanlardaki bireyleşmeler ki, bunlar kolektiflikleri oluşturmaktan vaz geçmemekteler.

Bu oluşumun dışına Belçika ikiye ayrılmak isteyenlerin arzularını faşistik milliyetçi duygularını fişeklemekte. Ama yeni kurulan hükümet herhalde bu duyguları asgariye indirmeyi sağlayacak siyasi koşulları oluşturmak niyetinde görünüyor.

Bu oluşumları yakından izlemememiz gerekiyor. Sanatsal pratikleri çoğaltmak ve de görünürlüğünü arttırmak zorundayız ki, biz de faşistik ve milliyetçilik duygularını törpüleyen ve her tarafta kimlikleri kuvvetlendiren bu berbat durumun ötesine doğru gidecek olan koşulları oluşturmak için çoğalalım, genişleyelim. Kimlikler ve ayrımlar bize bir şey vermişe benzemiyorlar şimdiye kadar. Bunun bilincinde olmamız ve acil bu bilincimizi geliştirmemiz gerekecek, herhalde. Bu nedenle, her yerde ve her koşulda çoğalacak olan sanatsal ve bilimsel veya kültürel pratikleri çoğaltmamız, ortak bir zihniyette hareket etmemiz gerekiyor. Taşımalar, değiş tokuşlar, eski kurallara göre bile yapılmaya devam etse bile, bunların içini zorlamak gerekecek. Ağlarla hareket etmek, ağlarla direnme mekanizmaları kurmak tek şansımız gibi durmakta. Bu ‘’oksijen balonlarını’’ çoğaltmak ve büyütmek anlamına gelecek. Özgürlük alanları ‘’yeni özgürlük alanları’’ oluşmak zorunda. 19. yüzyılın verileriyle bunu oluşturmak imkanlı durmuyor. Ne emperyalizm ne oryantalzim ne kimlik ne de etnik veya ulusal milliyetçilik. Bunlar bu dönemin koşullarına ya uymuyor ya da geçmiş dönemin koşularında yapılmakta değil. Yeni kavramlar ve yeni pratiklere ihtiyacımız var veya eski kavramların bileşkelerinini, içeriklerini yeniden oluşturmalıyız.