1/04/2008

H-FACT /57-07/

Hüseyin Bahri Alptekin kimseye benzemezdi. Müşfik, hisli, empatisi olağanüstü yüksek, özenli ve dikkatli, utangaç ve çekingen bir adamdı. Sınıfların ve bilindik burjuva yargılarının ötesinde yaşadı. Yaşamıyla işi birdi, olmasaydı da işleri böylesine tutkulu ve sonsuz olmazdı. Hayatını da işini de kendisine zorlaştırmak için ne gerekiyorsa yaptı. Sovyetlerin çöküşünün ardından, evinden, yarından, anasından, babasından, çocuklarından ayrılıp ekmeğini yollarda arayan insanların kaderlerini özenle takip etti, Odessa’dan, Köstence’ye, limanlardan sokak pazarlarına kadar kentleri işledi, erik rakılarını içti ama peşine düştüğü şeyleri ve görüntüleri taciz etmedi, kimsenin adına ahkam kesme gafletinde bulunmadı, kimsenin onurunu kırmadı, kimseyi kimseye acındırmadı, moral yargılara bulaşmadı. Bir hikayeyi ötekine uladı, şeylerle sözler arasında tuhaf ve beklemedik bağlantılar kurdu, bildiğimiz türden sınıflandırmalara hiç girmedi. Hep çok katmanlı hikayeler çıkardı.

Tutkulu bir nesne ve kitap toplayıcısıydı, nesneler gözünden kaçmazdı, milyonlarca şeyin arasından çekip çıkarıverirdi, tuhaf kitapları önce o okurdu. Bilinen kitapları da herkesten sonra. Hayat bir enstelasyondu. Evi, çevresi, masası, çantasının içi, her cins ve sınıftan arkadaşlarını yanyana getirmesi bile bir enstelasyondu. Bile isteye değil, gündemi tarif eden, feodal paslaşmalara olanak veren birlikteliklere tahammülü yoktu.

Birlikte çok seyahat ettik, aylarca süren küskünlüklerden sonra uçaklarda karşılaşıp duty-free’den eve götürmek üzere aldığımız single-malt viskileri yolculuk sırasında devirdiğimiz oldu. O seyahatlerde, nasıl olduğunu hiç bir zaman anlamadım, en bulunmadık mağazaları, eciş bücüş dükkanları, sokak pazarlarını, peynircileri, istiridye barlarını ve sabaha karşı domuz işkembesi çorbasının en iyi nerede içileceğini keşfederdi. Saatlerce küçük hikayelerin peşinde uçağını, toplantılarını kaçırmak uğruna koşardı. Kaçırırdı da. Projesinden herkesin vazgeçtiği, umudunu yitirdiği anda Hüseyin çalışmaya, kazımaya, bir daha denemeye ve uğraşmaya devam ederdi. 9. İstanbul Bienali’nde Venedik’ten 4 atlının kopyalarını getirmek için Monsignor’a üzerinde dansöz resmi olan lokumları götürmüş! ve atları neredeyse bedavaya İstanbul’a getirmişti. Venedik Bienali’ne getirilen 30 ton ahşap da gene onun tutkusunun eseriydi, kulübeler söküldü, taşındı ve Venedik’te yeniden inşa edildi. Emektar Saab’ı için İsveç’in araba mezarlıklıklarında -10 derecede tipi altında motor parçalarını da aynı tutkuyla sökerdi.

Evimize hediyesiz geldiğini görmedim. Çok özenliydi, çok asildi, asaletini bilgeliğiyle hakketmişti, özündeydi şeklinde değil. Para denen şeyden hiç anlamazdı, parası olduğu anda en müsrif aristokrattan beter, gönlübol biçimde harcardı.

Önce İstanbul’da sonra da dünyanın dört bir yanında yüzlerce anonim otel tabelalarının fotoğraflarını çekti, o otellerin içlerini de, ruhlarını da bilirdi ama içerisine hürmet ederdi, vitrinleştirmezdi. Onun için önemlisi öteki küreselleşmenin tarihinde birbirinden uzak coğrafyalarda gelen görüntülerin, hayatların nasıl birlikte nasıl tınıdığıydı. Derdi farklılık değil aynılıktı. Rotası farklıydı, Zanzibar, Ulan Bator, Kosova, Mumbai… Camilla’yla New Camberra’da evlendiler, oğulları Marino Cemali Rio de Janeiro’da favelada doğdu. Her şeyiyle tarz sahibiydi.

Gayet politikti ama politikadan anladığı insanlık onuru, kadirşinaslık, vefakarlıktı, bambaşka bir politikaydı. 1970lerde işkenceden o da nasibini almıştı ama uzun saçı ve küpesiyle yakalandığından. Hrant Dink öldürüldüğünde ısrarla Anna Politkovskaya’yı konuştu. Venedik’teki videolarından birini ona adadı. Dink’le hiç bir derdi olduğundan değil, empatisinin seviyesinden, Politkovskaya’nın ölümünün Türkiye’de geçiştirilmesinden dolayı. Ruhu ve bedeniyle Türk feodalizmine, koltuklarına yapışanlara, eş dost kollayanlara çok öfkeliydi. Cihangir’de otururdu ama aynı nedenle nefret ederdi Cihangir ahalisinden. Eskiden aşındırdığımız sokaklardan ürküyor, İstanbul’u, Türkiye’yi toptan terketmeye hazırlanıyorlardı. Venedik Bienali’nde Finliler ve İtalyanlar dikkat ve hünerle işlerini bitirdiklerinde iki ayrı ağacın altında mahcubiyetimizden hüngür hüngür ağlamıştık. Türk olmanın dayanılmaz ağırlıydı. Türkiye defterini kapamak üzereydi, anons etmeden, büyük nedenler ortaya sürmeden yeniden gönüllü sürgünlüğe çıkacaktı. Çok yorgundu, vücudu ve ruhu bitikti, bu yıl aynı odayı paylaştığımız çok oldu, gece uykusunda bile münakaşa ediyordu. 2007yi çıkaramayacağım diyordu, Tunç’a da “öteki tarafta görüşürüz” demiş. İstediği gibi öldü.