1/10/2008

Kasım ayı ile birlikte kent malum “bienal sonrası depresyonuna” girdi. Bienalin çevresine dizilen, içine konuşlanan ve sergiyle birlikte oluşuveren girişimler, kurumlar ve projeler bienalin ardından her zaman olduğu gibi buharlaştılar. “Project-junkie”ler bir sonraki bienale kadar yeniden uzun iki yıllık kış uykularına yattılar. Kentin kendine sömürge gibi davranması ve faaliyetcilerin kendilerini bienale endeksleyerek tüm enerjilerini bir anda tüketmeleri, yerli ya da yabancı misafirler için alımlamaya açmaları üzerinde düşünülmesi gereken bir durum. Kent merkezine öbeklenmiş misafir bekleyen kültürel sektör, mağaza türü yapılanma ve temaşaa kültürü içinde, ticari sektörün izdüşümü olarak kalıyor. Bu çoğu kurum için geçerli.

2005 yılında gerçekleştirdiğimiz 9. Bienali, iki yılda bir değil iki yıllık bir sürece dönüştürerek ısrarla mazbutlaştırmıştık. “Olay durum” [event condition] zamana yayılarak bastırılmıştı. 10. Bienalde ise “olay durum” sergiyi yeniden oylumladı. Bu bağlamda, Eylül ve Ekim aylarındaki yoğunluk, sergiye verilen ultimatom ve muhtıralar aynı yoğunukta yaşandı ve unutuldu. Kol kırıldı yen içinde kaldı. AKMnin kamu vicdanına yerleştirmesi, İMÇyi ısrarla hatırlatması son bienalin en önemli artılarındandı. Buna rağmen, mimari çevre ve yapıların ideolojik temsilleri serginin mizansenlerinin önüne geçti ki bu şaşırılası bir durum değil. Faal yapılar içinde çalışmak, yapı dokusunun ötesinde, temsil ve işaret etme ötesinde bir angajman gerektirir. İMÇ’yi bir tür, “ara mekan” olarak kullanan işler başarılı oldu. Ama, bir çok insanın yıllarca kapısınan içeri adımını atmadığı AKMde, birbirini tekrarlayan, fikirleri olduğu kadar gösterdikleri de birbirinin üzerlerine katlanan fotoğraflar 1990lar Wallpaper dergisi misali geç-modern fetişizmini çağrıştırarak eleştirdiğine mesafe alamadı.

“Olay durum”un 10. Bienalde farklı bir tezahürü oldu. Hans Ulrich Obrist'l birlikte gerçekleştirdikleri “Cities on the Move” projeleri ve 2003 Venedik Bienalindeki efsanevi “Kanton Express” sergisinin ardından Hou Hanru, özgün ama çeşitli kentlere uygulayarak tekrarladığı bir sergi modeli oluşturdu. 10. Bienal, İstanbul'un konumsallığından öte bu bağlamdan da okunabilir. Serginin Artforum, Art Monthly gibi dergilerden aldığı sert kritikler, Hanru'nun tekrarladığı sergi modelinin bu kez sersefil [kritiklerin tarifi] sunumlara dönüşmesi ve cümbüşün serginin önüne geçmesine odaklanmaktaydı. Kritiklerde görülen ortak nokta “festivalcilik”di. Festivalcilik New York Times gazetesinin sanat kritiği Roberta Smith ve zamanında Village Voice dergisinde yazan Peter Schjeldahl gibi tutucu eski ekol yazarların büyük sergileri tarifleyebilecek bir kavramsallaştırmaya sahip olmamaları ve sergileri salt sergilenen şeyler üzerinde okuma dışında beceri edinemelerinden dolayı bazı bienal modelleri karşısında çaresiz kalmalarının sonucunda geliştirdikleri bir terimdi. Devasa ve katmanlı sergilere klasik sergi kritiği ile yaklaşmak olası değil. Yazdıklarında haksız olmadıkları vecheler var ama festivalcilik yetersiz ve genel geçer bir tabir ve her büyük güncel sergi ya da bienale festivalcilik diye yafta yapıştırılamaz. Merkezlerin dışında boyut büydükçe “batıcıl” yazarların üstünlük hissi ellerinden alınıyor, haset duyuyorlar ve biz onu kuşkuculuk sanıyoruz. Aslında Hanru'nun, kurduğu sergi modelini İstanbul'a uygulayışı enteresan bir problematiği irdeledi. David Elliot'ın deyişiyle bienal “İstanbul'un kaosuna kaos ekledi”. İstanbul, bu sergi modelinin daha önceden uygulandığı kentlerine aksine, enerjisini sergiden alan, kurumlaşmış, sakin sükun, mutena bir kent olmadığına göre işleyişi de farklı olacaktı. Ancak, İstanbul'un festival durumuyla [festival condition] enerji patlaması yaşayan bu serginin ardından, üzerine sanki bir ölü toprağı serilmiş bir kente benzemesi paradoksal gibi gözükse de buranın ortak kültürel paydalarından biri. Bir kent aynı anda nasıl bu denli enerjik ve bir kasaba kadar durgun olabiliyor? Her ne kadar, kent şimdiki zamanlarda “burada da çok şeyler oluyor” minvalinde eğreti bir gurur ve küstahlıkla sahip çıktığımız, geç kalmışlığı ve sonradan görmeliği süratle, program yüklemeleri ve ithalatla örtmeye çalışan jön kurumlara sahip olsa da, festivalcilik refleksi [mesela 2010'u düşünün] İstanbul'un bünyesine çok müsait. Manasız ve amacı şaşmış şamata kültürü ve entelektüel hafiflikle izleyicinin kenetlenme biçimleri, basının da ateşlemesiyle ürkünç ve hegemonyacı bir neo-popülizme dönüştü. 10. Bienal'in sorunu da bu tuzağa düşmesiydi. Dokunduğu her şeyi dönüştüren, her şeyi ortaya ve merkeze çekerek işgal eden neo-popülizme karşı Bienal kendini savunamadığı gibi, kendi yarattığı oyunu kendi kulvarı dışında oynamak zorunda kaldı.

Bugünlerde Taipei Bienali'ni hazırlamakla uğraşıyorum. Taipei'in nüfusu 2.7 Milyonun altında ve sergiyi sadece Taipei'den 150 Bin insan geziyor. 15 Milyonluk İstanbul'da ise bu yıl izleyici patlaması yapmış olan bienali turistler dahil 80 Bin izleyiciyi bulamıyoruz. Bu da bu kadar adı geçen bir bienalin bir başka paradoksu.