4/15/2008

KASIRGAMSI BİR ŞİDDET KOL GEZİYOR / Ali Akay

Bugünlerde Türkiye’de bir vahşettir gidiyor. Ancak bu vahşetini besleyen ‘’huzursuz iklim’’ her yerden gelen rüzgarlarla beslenmekte. Bir yandan hoyratlık rüzgarı popüler kültürün şiddetiyle beslenmekte, bir başka rüzgar serbestiyet taşıyan bir cinsel özgürlük ortamına doğru açılmakta ve bir eğlence kültürünün başıboş kendi çerçevesinde dönen özgürlüğünün sarhoşluğu geleceğe açılan rüzgarlarla beslemekte bu ortamı; bir milliyetçi rüzgar kendisini, yeni yeni, dünyanın her yerinden esen reaksiyonerlikle, ırkçılık ve yabancı düşmanlığıyla beslemekte ve de ‘’vatan kurtaran aslanların’’ şiddetiyle esmekte büyük bir hızla ve kasırgamsı olan akışkanlıkları şahlandırmakta yabancı olarak gördüklerine karşı: Bunlar bazen renklilere, kara derililere, esmerlere, bazen marjinallere, bazen cinsel tercihi toplum normlarına uygun olmayanlara doğru ve özellikle de kadınlara karşı estirmekte hoyratlık rüzgarlarını; bir başka rüzgar ise tüketim ve alım gücünün şidetinini sembolik gücünü yaymakta etrafa.

Bazıları arzulayarak, yoksunluktayken ve de bazıları tüketim hırsıyla kavrulup yanarken; sokak kendi şiddetli gelenekselliğini besleyen rüzgarlarla dolmakta ve şişirmekte yelkenlerini; islami olan başka bir rüzgar kendisinin dümenini geleneksellik ve muhafazakarlıkla demokrasi rüzgarlarına doğru çevirmenin yolunu araştırmakta; laiklik yanlıları ise bayraklarla karşılık vermekte sanki diğerlerinin aynı bayrağı yokmuş gibi.

Avrupa’dan esen bir başka rüzgar milliyetçi ve anti-emperyalist eski rüzgarları salmakta toplulukların üzerine, bunun içinde parano-şizofrenik fikirler ve komplo kurmacıları girmekte yazdıkları best sellers eserleriyle estirmekte ve esrikleştirmekte düşüncelerini yukarılara doğru taşıyarak, paranoyayı; bir taraftan da gerçek bir iktidar mücadelesinin rüzgarları şişirmekte medyayı, yorumlarla ve yorumların tefsiriyle birlikte fikirleri; savaşın bir yerlerdeki etkisi alıp veremez bir şekilde her şeyi yerle bir etmekte, her şey ve herkes bu etkinin altında ezilmekteyken, vicdan redcileri veya onları destekleyen sesler duyurmakta cılız seslerini rüzgarlarını üflemeye çalışmaktalar; hoyrat ve gündelik yaşamın şiddetine maruz bazı suça eğilimliler de kendilerine alan bulmakta, şiddet ve ölümün rüzgarlarını estirmekte toplumun üzerinde bir yel gibi eserek, bireylerin kafalarından sıyırıp geçirmekte ahlak dışı ve adap dışı kriminel arzularını geliştirmekteler.

O halde nedir esen bu rüzgarların karışımı ? Bir kasırga esmekte Türkiye topraklarını yalayarak geçmekte Orta Doğu’dan esen şiddet rüzgarları ve dinmekte olan balkanlardan gelen meltemlerle birlikte, kasırgayı ayaklandırmakta.

u rüzgarların içinde hayatını teslim eden Pippa Bacca’nın dayısı, 1961 yılında, ölmeden 2 sene evvel 30 gramlık kakayı konseve kutusuna koyan, kutuyu merde dartiste (sanatçı kakası) olarak tescileyen Manzoni, tüketim toplumunun ‘’boktanlığına’’ dikkat çekmişti. Eser İtalya’da Calderara koleksiyonuna ait olarak saklanmaktaydı.Ta ki,yakın bir zamanda açılana kadar. Pippa Bacca, bu, Arte Povera’cı, kavramsal sanatçı Piero Manzoni’nin yeğeniydi ve gelinliği üzerinde Milano’dan yola çıkarak, savaş gören Balkanları kat ederek İsrail’e kadar gitmek istiyordu, kendisi gibi performans yapan sanatçı arkadaşı ile birlikte. Türkiye’den geçmek istedi. Takıldı kaldı; bir vahşete maruz kalarak. Manzoni gibi, Pippa da sanatçı, ve de onun gibi radikal bir sanat yapmak isteyen bir genç kadın. Piero Manzoni’nin konserve kutusundaki kakasından geriye kakanın tozları kaldı. Pippa Bacca’nın performansı hümanistti, ve Piero Manzoni’nin kavramsal radikal sanatından o bakımdan, ayrılmaktaydı. O daha yaşayan ve sembolik bir performans yapmak peşindeydi. Ama bu rüzgarların içinde buldu kendisini. Hoyratlık ve suçun içindeki sapkınlıkların rüzgarıyla karşılaştı savaş rüzgarlarını dindirmek isterken.

‘’Bekarları tarafından çıplak bırakılan evil kadın’’ 1911 den 1915’e kadar tasarladığı, 1923’de York’da yaptığı‘’Büyük Cam’’da tecavüze uğramamıştı daha. Ama Marcel Duchamp bu evli kadının tecavüzünü 1946’da başlayıp 1966 da bitiridiği, bugün Philedelphia Müzesinde bulunan Etant Donne adlı eserinde gösterdi. Bekarlar , yani düzenin temsilcileri :papaz, gar şefi, jandarma, cenaze levazımcısı gibi figürler evil kadına tecavüze hazırlanmaktalar; ama tecavüz ve öldürme aktı daha sonra gerçekleşmişti. Pippa Bacca’nın katili de hoyratlık ve suç rüzgarlarından almıştı gücünü. Tecavüz ve ölüm Gebze’de meydana geldi. Bir feleket bölgesi: 1999 depreminin yerinde esti rüzgarlar, katilin üzerinden geldi ve geçti, baş döndürücü hızıyla gerçekleştirdi, bir felaketi daha.

Katil o kadar acımasız ve hoyratlıkta o kadar cahildi ki, aptallığın timsaliydi: Öldürdüğü kadının sim kartını kullanarak panik bile yapmadan telefonunun kullanmıştı. Kendi sim kartını kullanmaktan ya çekindi üç kuruş için ya da zaten kartının şarjı bitmişti. İMEİ ‘den polis takibiyle yakalandı. Çocuk babası bir katildi, kendisi. Aile kurarak düzenle birleşmişti; ama, aslında bu düzenin temsilcisi bile değildi, Marcel Duchamp’ın tecavüzcü kaatillerine nazaran, devletin ideolojik aygıtları mensuplarına nazaran da hiç bir şeydi; sadece tecavüz etmişti ve öldürmüştü: Niçin belli mi? Sapıklık yeter mi bunun için ? Rüzgarlar acımasız. Duchamp’ın Büyük Cam’ı, Manzoni’nin konserve kutusundan çıkarılan, zamanla toz haline gelmiş kakası. Pippa’nın sembolik gelin kıyafetindeki ölümü; Boş yere ve hakiki bir neden için: Savaşın vahşetini göstermek istemesinden dolayı.