10/13/2008

Savaşın Sözlüğü / Ali Akay

20. yüzyıldan çıkarken 21. yüzyıl bize ikili bir dinamikte göründü: Bir yandan berlin duvarının çökmesinden itibaren daha özgürlükçü olacak bir dünyanın umudu; diğer yandan ise askeri operasyonlarla işlemeye başlayan ve işgali beraberinde getiren bir neo-emperyal sisitemin çokluk ile karşılıkli bir mücadelesinde ulus-aşırı bir sermayenin, yani imparatorluğun hakimiyeti. Bu ikili dinamik karşısında çokluk olarak adlandırılan ve kuramsallaştırılan bir karşı çıkışı buldu ki, içinde sadece eski sol anarko-goşist grupları değil, aynı zamanda çok dinamikli bir ekolojik bir dünyayı yeniden düşünmeye başlayan başka ve çokluk ile eklemlenmeye başlayan bir duyarlılık meydana geldi. Çokluk hareketinin eylemlerine liberal ekonomiyle eklemlenen bir ekolojik piyasa oluşmaya başladı. Bu çoklu dinamik günümüzdeki savaşın sözlüğünde yer alan aktörler olarak karşımıza çıkmakta.

Bu siyasi durumun içinde çok kayganlaşan sermaye ve emeğin hareketlerinden doğan uluslararası bir göç pratiği var ki, çokkültürlülüğü, post kolonyal söylemin dinamiğini ve de ‘’üçüncü mekan’’ olgusunu oluşturan hibridasyonu meydana getirmekte. Burada bir dönüşle 20. yüzyılın başındaki bir kuramsal yaklaşıma dönerek Tarde’ın düşüncesinin savaş gramerinin sözlükteki yerine bakmak doğru olacaktır.

Negri ve Hard günümüzdeki savaş durumunu egemen devletler arasında olmaktan çok bir iç savaş biçimide geliştiğini öne sürmekteler; yani bir bakıma devletler arası savaştan çıkılmış ve iç savaşı oluşturan ülkelerin ittifakları ve kaşı ‘’terörist’’ saldırılar ve ‘’Teröre karşı’’ mücadele söylemi bugünün dünyasal politikasına uygun gelmektedir. Bir uygunluk sorunu olarak iç savaşla , öyleyse, bir tek egemen devletin içinde savaşan ve bir ağ şeklinde devletlerarası işleyen bir rizomatik savaştan söz etmekteyiz, demektir. Bu rizomatik savaş bir tek devletin içinde değil, uluslararası arena içinde devletler arası yerlerde sürmektedir. Sınırları ulus-devletler şeklinde kesen ve etnik halkları bir bakıma bölerek bir aileyi bir tarafta ve diğer aileyi diğer tarafta bırakan ulus-devlet sınırlarının 20.yüzyılın başındaki kurulu haline karşı bir iç savaş göstergesi hakim gibi görünmektedir. Uluslararası hukuk ve uluslararası merciiler bu duruma cevap verememekte ve de bu nedenle de uluslararası hukuki antlaşmalara bağlı kalınmaksızın saldırılar ve bombalama eylemleri ve terör eylemleri karşı karşıya gelmektedir. Bir yanda devlet terörü ve diğer yanda ise gerilla terörü ikili bir iç savaşın birden fazla aktörlerini karşı karşıya getirmektedir.

Negri ve Hardt bu anlamda her yerdeki yerel savaşlar için yerelliklerini ve özgünlüklerini korumalarına rağmen, aslında birbirleriyle rizomatik bir şekilde birleşen ve bağlanan bir ağlar zinciri içinde gelişmekte olduğunu yazmaktalar{1}: Dünyasal bir iç savaş. Hatta bu yapısal durumu o kadar ciddi bir şekilde savunmaktalar ki, 11 Eylül 2001 World Trade Center, ikiz kulelerinin yıkılmasında bile bir özel durum görmektense, sistemik krizin uzantısında ele almayı tercih ediyorlar. İmparatorluk olarak adlandırılan durumun bir devlet egemenliği olmaktan çok bir sistemik egemenlik krizi olarak adlandırmayı tercih etmekteler {2}. O zaman Avrupa’nın içinde sistemik ve epistemolojik bir dönüşümden söz etmekteyiz demektir; yani, ulus-devletlerin oluştuğu bir modernlikten başka bir postmoderliğe doğru evrildik. Aynı kavramlar ve aynı tip olaylarla bugünün anlaşılması, modern analizlerle kavranması imkanı kalmamıştır. Emperyalizm içinde değil, İmparatorluk içindeyiz; oryantalizm içinde değil, post-oryantalizm içindeyiz; olgularla soyoloji yapmaktansa semptomlarla bakmaktayız ve de sistem/yapı homojenliği üzerinden değil, heterojen düzenleme (agencement) biçiminde, transnasyonal bir sosyallik içine girdik. Hobbes’un daha o zamanlarda yazmış olduğu gibi, yalıtılmış ve izole edilmiş bir savaş değil, dünyasal bir savaş içindeyiz. Modern dönem savaşı ve barışı birbirlerinden ayırarak , barışı her zaman olması gereken durum ve de savaşı da isnisnai durum olarak adlandırmışlardı. Modern dönemlerin kurluşuna kadar giden bu vaziyetin arkasında Makyavel’den uzaklaşma fikri vardır: Yani, Makyavel’in, bir Hükümdarın bir aslan kadar egemen ve kuvvetli ve de kurtlara karşı bir tilki kadar kurnaz olması gerektiğini vurgulamaktaydı. Burada egemenliğin iki başlı olduğunu görmekteyiz: Aslan ve Tilki, yani kuvvet ve kurnazlık birlikte ilşlemektedir. Clausewitz yine modern zamanlara ait olarak geliştirmiş olduğu şiarında politikanın ‘’savaşın başka araçlarla devamı’’ olduğunu yazmamış mıydı ? Ve de bu nedenle Devletler arası bir savaş durumunun analizini yapmıştı. Savaş bir devletin uluslararası bir alanda yaptığı dış bir mücadele biçimidir. Savaş modern dönemlerde sınırların içinde değil dışında yapılan bir eylem olarak ele alınmıştır, tıpkı Aries’in incelediği gibi mezarlıklar ve ölüm batı tarihinde modern dönemlerle birlikte şehirlerin dışına ve görünmez alanlara doğru taşınmıştır. Dost ve düşman üzerinden kurlu ve şehrin içinde ve dışında yapılan ayrımlar yine bu modern dönemlerin analizine doğru götürmektedir: Carl Shmitt’in dost ve düşman üzerine kurulu olan politikası ikili karşıtlıklar üzerinden okunmaktadır. Halbuki Gabriel Tarde’ın sosyolojisine baktığımız zaman imitasyon üzerine kurlu olan insanların sosyal yaşamları düşman ve dost ayrımından çok ‘’beyinler arası bir (rizomatik diye biz bunu adlandırabiliriz) ağa yaslanmaktadır. Burada ikili karşıtlıklar veya devletlerarası bir hukuk ve uluslarası bir devletler hukuku yerine ağlarla işleyen beyinler arası bir beraberlik söz konusudur. Aslında, şöyle söyleyebiliriz: Descartes ile başlayan kartezyen düşüncenin ruh ve bedeni birbirlerinin dışına iterek ayırmış olduğu gibi bir modernite ikili karşıtlıklar üzerinden okunmuştur; halbuki, Tarde’ın yaslandığı filozof Leibniz bize ruh ve bedeni ayrı değil, beraber düşünmüş olduğunu yazmaktadır. Bu toplumu bireylerin bütünü yapmaktan çok bireylerin içindeki toplumları sorusallaştırmıştır: yazmış olduğu gibi : denizdeki balıklar değil, balıkların arasında deniz vardır. Toplumda bireyler değil, bireylerde toplumlar söz konusudur.

Notlar:
{1} Negri and Hardt , Multitude, La decouverte, Paris, 2004

{2} O kadar ki, kıyaslamayı 1618’de Prag şehrindeki Kutsal Roma İmparatorluğunun iki asil üyesinin Hradany şatosunun camından fırlarılarak atılmasıyla başlayan ‘’Otuz Yıl’’ Savaşları ile 11 Eylül 2001 İkiz kulelerin yıkılmasını bir benzetmeyle yan yana koymaktadırlar. O zaman ki, Katolikler ve Protestanlar arasında yapılmış olan savaşın da, bugün, Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki savaşa dönüştüğünü yazmaktalar.