12/16/2008

Özür Dileme Politikası

Ali Akay

Özür dilenmeli ve de özür dilemek onurlu bir harekettir. Türkiye’de bir grup aydın girişimiyle Ermenilerden özür dileme kampanyası başlatıldı. Sessizce başlayan hareket dönemimizin ruhuyla ‘’medyatik’’ oluverdi. Aydınlarca başlatılan bir girişimin Ermenilerden özür dileme hareketi tabii ki güzel bir hareket. Aman dilemek değil özür dilemek onuruna sahip. Bir resmiyet ve hukuk oluşturulması için ise, bu hareket bunun dışında kalıyor; özür dilemesi gereken kesim ise aydınların imzasından çok devlet katındakilerin özür dilemesidir. Devleti temsil edenlerin özür dilemesinin bağlayıcı bir yönü ve egemenlik meslesiyle bir alakası var gibi durmaktadır. Özür dilemek egemen bir harekettir. Egemen özür dilemelidir. Fransız eski cumhurbaşkanlarından Jacques Chirac Fransa’da Cezayirlilerden özür dilemsini bildi. ABD’de başkan Kızılderililerden özür dilemeyi becerdi. Ve sonunda da siyahi bir başkan seçmeyi de başarabildi. Bunlar yavaş yavaş devlet katlarına giren ve oralarda ilerleyerek etrafa yayılan bir ‘’moleküler devrimin’’ katmanlarından geçiyor.

Öncelikle, özür dilemeyi yani pardon demeyi aman dilemeye tercih etmeli. Aman dilemek ezilenlerin yapacağı bir hareket; tersi, halbuki özür dilemek egemenlerin yapacağı ve zamanında yaptığı kötü bir şeyden dolayı yapacağı bir aktın eylemi. Burada önemli gibi duran özür dilemenin egemenlik ayağından gelmiş olması, yoksa zaten bazı duyguları ve fikirleri taşıyanların bu fikirlerini yaygınlaştırması değil; bu da iyi bir şey ama, asıl hareketin gelmesi beklenen yerin iktidar mekanizmasının içinden gelmesi, ‘’ağabey, kerim-devlet, başkan, iktidardaki, devlet-ocak’’ mekanizmasının bu duyguyu sahiplenmesi değil mi ? Tek taraflı barış olamayacağı gibi zaten tarafların da özür dilemesi medyatik bir etkinin hukuki ve barışçıl bir etkiye dönüşmesini etkileyebilecek mi ?

Bunu açalım biraz: Özür dilemek demek Par-don(par le don) anlamında kullanılmakta; yani armağan veya bağış ile yapılan bir eylem. Antropolog, sosyolog Marcel Mauss’un 1923-24’lerdeki meşhur makalesinde (Armağan üzerine bir Deneme) sıklıkla sosyal bilimlerde anılan, konu edilen, üzerine onca araştırma yapılan ‘’armağan’’ ile alakalı olarak durmakta. Jacques Derrida, kendi kullandığı kavramlar arasında da pardon veya par le don armağan veya armağanla birlikte yapılmakta olan bir eylemi anıştırmakta. Ne demek bu? Armağan alınan bir şeye karşılık vermek hatta fazlasıyla karşılık vermek anlamına gelmektedir. Mauss’a göre, bu duygu bir yandan da ruhani bir duygudur: Yani; eğer alınan bir şeyin karşılığı daha fazlasıyla geriye verilmezse o zaman ruhun kutsanılamayacağına inanılımaktadır: Böylece alınanın karşısındaki eyleme verilen cevap daha fazlasını vermekten geçecektir. Daha fazlasının ne olduğunun bilinmesi ise karşılıklılık ilkesini hissedenin duygulanımlarından geçmektedir. Eğer kendi biçtiği bir değeri almışsa onun karşılığında da daha fazla bir değeri karşısındakiler kendisine, armağan edene, vermekle yükümlüdür. Bir yükümlülük ilkesidir hukuki ve toplumsal olarak.

Aslında; Mauss’un makalesi İskandinavlardaki bir sosyal ekonomi kuramını ele alarak başlamaktadır, bu makale ve de bir karşılıklılık hukuki incelemesine aittir. Ekonomik bir çıkara ait olarak ele alınmaktadır. Ancak Potlach kavramına geldiğimizde, hukuki kontrat kuramının en eski biçimlerinden birisi olarak çıkmaktadır, bu kavram, karşımıza. Doğal ekonomiye ait olarak düşünülmüştir. Bireylere ait değildir, bir kolektif topluluğa ait olarak işlerlik kazanmaktadır. Burası bana çok önemli gibi geliyor; çünkü armağanla ilgili olarak pardon demek, özür dilemek bireysel bir imza meselesi değil toplumsal bir hukuki akt olarak ele alınmaktadır. Kişiler ise bireyler değil, tam tersine ahlaki kişiklerdir: Kabileler, aileler veya modern anlamda cemaatler veya devlet veya hatta bugün sivil toplumu da buraya eklemek mümkündür. Yapılan mübadelede ise, ekonomik ve faydacı olarak değerler değiş tokuş edilmektedir. Bu duygu, bir hukuki kontrat olarak durmakta ve de sadece ilkellere ait olarak düşünülmektedir. Kuzey Amerikalı yerli kabilelerinden Pasifik’dekilere (Polinezyalılar) kadar bir geçerliliği vardır.

Derrida’yı takip edersek eğer, o zaman; armağanın bir mevcudiyet olduğunu vurgulamak gerekecek. Bu armağan (le don) bir şeyin armağanı değil, ama verilemeyenin verilmesidir. Armağan vermek demek, armağan yoluyla, ego’nun silinmesi, kendiliğin yok edilmesi anlamına gelmektedir. Ben bunu, 20 küsür yıl evvel ‘’kimliksizleşme’’ olarak adlandırmıştım. Armağan bir mevcudiyet olarak, karşılığında bir şey beklemediği , kimseden geri gelecek bir şey beklenmediği için armağandır. Verilen armağanı hisettirmemek lazımdır, veriyor gibi yapmamak gerekmektedir. Ne alan aldığını ne de veren verdiğini hissettirmemelidir. Eğer verilen kendisini hissettirmeye kalkarsa o zaman armağan ortadan kalkmış olacaktır. Yani armağanla verilen bir özür eyleminin hisedilmemesi gerekecektir; bunu yaparken büyük gürültü çıkarmak ne verenin eylemini ne de alanın eylemini geçerli kılacaktır. Bu bir sessizlikle yapılabilecek bir eylemdir. Burada özür dileyen veya armağanla eyleme geçen mevcudiyetini hissetirmelidir; ama bunu bir reklam kampanyasına; bir medyatik eyleme, bir ‘’gösteri nesnesine’’ dönüştürmemelidir. Yani; gülün kendi kokusunu doğaya armağan etmesi gibi, niye armağan eyleminde bulunduğunu göstermemelidir; sadece o eylemi yapmalıdır. Kendisini silen bir eylemin içinde görünürlük arz etmeden özür dilenmeli, armağanla davranılmalıdır. Özür dileme, kendinden verme eylemi doğal olarak hayata ait olarak gözükmeye başlar o zaman.

Bir verme eylemi, özür dileme eylemi bir sanatçının yaptığı kadar kuvvetli ve bir o kadar da sessizliğe aittir. Ve de bir o kadar da teolojiden gelmektedir, bu özür dilemenin anlamı: İbrahimin oğlu İsmaili kurban etmesindeki hareketten yola çıkmaktadır. Ve özür teolojik bir eylemle başlamıştır.

Bugun bu kadar ‘insanlık suçu’ kavramından bahsediliyorsa belli bir tarihe ve olaylara bağlı olarak , "uluslararası cemaat" söz konusu edilmektedir; çünkü bu toplum tarafından kabul edilerek işlemektedir. İnsan Hakları Beyannamesi dışında olarak, özür kavramı yeni anlamını yeni yeni toplumsal alanda sürdürmektedir. Bu anlamda günümüzde, her olay için insanlık suçu kavramı kullanılmaya kalkılırsa, o zaman, belki de, suçsuz kimse kalmayacağı gibi, hakim de kalmayacaktır; çünkü hüküm verenler de bunun içine girmektedirler. Günümüzde, hepimiz, dünyada her halk, Batı’da veya Doğu’da, belirli tarihi olayların, insanlık suçu olarak adlandırılabilecek olayların mirasını yaşamaktadır. O halde, her yerde insanlık suçu’na karşı yasallık bekleyen özürlerle dolu bir dünyaya girmek zorunda kalacağız. Ama, Derrida’ya göre, aslında, özür dileme eylemi özel bir eylem olmalıdır, belirli bir sonuca bağlı olmalıdır (selameti, karşılıklı kabulu, geri ödemeyi içermektedir) veya bir normalleşmeyi ortaya koyamalıdır (yas tutma, terapi, bellek tazelenmesi). Özür istisnai bir duruma ait olmalıdır, ama her yerde olduğunda bu istisnai durumun karakterini kaybedebilir. Bu gibi istisnai durumların dışına taşındığında ise özür dilemenin kendisi bir siyasi strateji olarak durma tehlikesini içinde barındırabilmektedir. Buna siyasi olarak bir "bellek ödevi" adı verilmekte ve de hakları birleştirmeye yarayan bir stratejiyi içerebilmektedir.

Şimdi en büyük zorluk çıkar, sonunda, karşımıza: eğer özür dilemesi gereken devlet sembolik kurumu veya kurumlarıysa, o zaman da özür dilemenin yasallığı sorunu ile karşı karşıya kalırız. Bu ise, bizi özür dilemeyi stratejik olmaktan çıkıp, karşılıksız bir armağan gibi sunmaya götürecektir. Tek özür kayıtsız şartsız, bir şey beklemeden, karşılıksız yapılacak bir özürdür ve karşılığında bir şey alınmaz ve verilmez. Hukukun ve de ekonomi politiğin dışında yapılacak bir ‘bedelsiz’ eylemin adı olacaktır.

Bu, hukuki olarak, yasaların hakimiyetinin dışındaki bir hukuka ait olarak durmaktadır: Etikaya ait olarak işlerliği vardır. Bir devlet sembolü, hakim cumhurbaşkanı veya kral bir suçluyu affetme gücüne sahiptir. Ve de özür dileme gücüne sahiptir. Yani devlet adına, hukuki ve hukuk dışı olarak, bir özür dileme, pardon eyleminde bulunma hakkına sahiptir. Bu eylem yasaların üzerindeki aşkınlıkla yapılan bir eylem olacaktır. İçeriden değil, dışarıdandır; hukukun ve toplumsal hukukun üzerinde durmaktadır. Fransa’da Cumhurbaşkanının bu tip affetme ve özür dileme gücü vardır ve bu egemenlik gücü toplumsal içinde, ama onun üzerinde bir haktır, bir güçtür. Suçu işleyen, kabahat yapan ile yapılan arasında hiç bir geçişlilik yoksa eğer, o zaman "evrensel bir özür" hareketi yapmak da mümkün olmayacaktır. Ortak bir duyguya ve dile sahip olmak evrenselliğin kuralıdır. Bu durumda, eğer evrensellik içermiyorsa, yapılacak bir özür dilemenin "anlamı" yitik hale gelir. Tek taraflı bir özür olamaz. Kimin suç işlediği ve kimin af dilediği ve kime karşı dilediği ancak açıklık kazandığı zaman özür dilemenin eylemi bir anlama sahip olmaya başlar ve içeriği doldurulmuş olur. Havada kalmaz. Derrida özür dilemenin bir delilik olduğunu yazar: ‘’Mağdur olan egemenin dilini anladığı zaman’’, der, Derrida, ortaya bir mübadele çıkar, bir karşılıklı anlaşma meydana gelir, konuşma imkanı olur. Özür anlam kazanır. O zaman, ‘Devlet semboliği’nin (cumhurbaşkanının) özüründen söz etmek, Derrida’nın felsefesinde sıklıkla kullandığı "imkansızın politikasıyla" özür imkanına sahip olunabilinir, belki de, bir gün.