1/08/2009

Gazze'deki Saldırı "İç Savaş" İşaretlerini Vermekte

Ali Akay
6 Ocak 2009

Verilere göre, İsrail’in Hamas’a Gazze’de (Gaza) saldırısında 552 Gazzeli ölmüş durumda. Kara harekatının başlamasıyla işlerin daha sarpa sarmakta olduğunu görmekteyiz. Her ne kadar bu kadar harekatını destekleyen İsrailli vatandaş sayısı yüzde 19’ civarında olsa bile, İsrail, Hamas’ın varlığına son verebilecek mi ? Hamas’ı yok edecek mi ? İran ve Suriye hariç hiç bir destek bulamayan Hamas’a karşı halkın vaziyetinin ne olacağının sorgulanması ile başlayan süreçte Hamas’ın aylardan beri, nerdeyse birçoğu ev yapımı olan, İsrail’e doğru attıgı, roketlere karşı, ateşkesin bitmesinin ardından yapmış olduğu vahşi saldırının hukuki olarak, nasıl analize edilebileneceğini sorgulamak durumundayız.

El Fetih ile İsrail’in, Mısır ve Ürdün ile birlikte neredeyse girmiş oldukları ittifak içindeki durum, İsrail/Filistin çatışması değil. Bunun bir ‘’iç savaş’’ olduğunu takrar tekrar hatırlamak zorundayız. Bu, İsrail’in daha önceki yıllarda, El Fetih’e karşı yürüttüğü, Filistin halkına karşı savaşından farklı bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Analiz yapanlar daha önceki saldırıları ve iki İntifada hareketini bugünkü durumla kıyaslamaktalar; ancak kıyaslanamayan bir durum söz konusu : Artık, söz konusu olan Bütünleşmiş bir El Fetih Filistin Hareketi değil, El Fetih ile iç mücadele yaşayan Hamas ile karşı karşıyayız. Gazze’den seçimler sonrası çıkartılan, iktidarda olan ama aynı Amanda dışlamış bir El Fetih söz konusu. Israil’i tanıyan ve barış sürecine yerleşmeye başlayan Mahmut Abbas ile İsrail’i yok edeceklerine ant içmiş bir Hamas hareketinin, halkı yanına çekmeye çalışan ve bunu Gazze’deki seçimlerdeki başarısıyla ispatlamaya çalışan Hamas arasındaki çatışmaya bakmak gerekecek. Artık her savaş iç savaş görünümü vermekte.

Yine analizlere göre, Hamas’ın bir devlete dönüştüğü vurgulanmakta: hastaneler ve kurumlarıyla Hamas devlet içinde devlet olarak durmakta. El Fetih’den farklı olarak dini bir ideolojiye dayanıyor, halbuki El Fetih milli ideoloji üzerinden bir devlet fikrini savunmakta. Ancak burada analizlere baktığımızda, her şeye rağmen, dini olarak güçlü bir hareketin Arap ılımlı ülkeleri tarafından destek almadığını izlemekteyiz. Mahmut Abbas’ın açıklamalarının ‘’ bu harekat cevabını bütün Filistin halkından alır’’ önermesinin sadece bir politik söz olduğunu fark etmek gerekecektir.

Bugün savaşlardaki hareketlerin artık sivil yaşam ile askeri harekatın arasındaki o inci çizginin ortadan kalkmakta olduğunu gözlemlemekteyiz. Analizleri yaparken Ulus-devlet üzerinden yapılan analizlerle bu durumu algılamamızın neredeyse imkansız olduğunu görüyoruz. ‘’İsrail, Gazze’de Hamas’a saldırıdan bir sonuç alabilecek mi ?’’ sorusunu sormanın anlamını bu yeni politik duruma göre düşünmek zorundayız. Hamas güçlenecek mi ? El Fetih’e karşı Filistin halkını dini ve mili olarak ayrı ayrı ikli ideoloji üzerinden bölmeyi daha ileriye doğru götürebilecek mi ? Mahmut Abbas’ın durumu ne olacak ? Bunlar, artık, iç savaş verileri üzerinden sorulacak sorular. İsrail ile Filistin sorunu, aynı geçen yıllarda görmüş olduğumuz gibi, Lübnan’da da devam ettiği şekilde dini iç savaş üzerinen kurulmak istenmekte.
Gazze şehrinde bir buçuk milyon insanın yaşadığını göz önünde bulundurursak, ateşkesi reddeden İsrail’in bu yeni kara harekatının sonucunda, iç savaş görüntüleri daha kuvvetlenecek midir ? Buna göre de, Hamas ekmek,su, elekrtrik bulamayan halkı ne kadar daha yanında tutabilecek ? Bu da, başka bir soru olarak karşımızda durmakta ?

Kant hukuk felsefesinde bir hukukun kurulmasının bir yurda bağlı olduğunu vurgulamaktadır: teritoryel bir egemenlik söz konusudur. Carl Schmitt’in de, haklı bir şekilde, vurguladığı gibi, deniz hukuku ve kara hukuku arasında büyük bir ayrım yapılmaktadır. Denizler serbest bölgeler olarak kalmıştır hep tarih boyunca; halbuki, hukuk toprağa bağlı olarak gelişmiştir. Hukukun bir teritoryal hukuk olması ise, Ulsu-devlet kurulması sırasında, asıl ilke olmuştur ve de hatta denizleri de ‘’karasuları’’ olarak adlandırarak kendi teritoryalitesinin, yurdunun içine çekmiştir. Ancak Kant bu hukuk ilkesini kurarken ilginç bir tanıma baş vurmaktadır: Bir toprağa ait olarak ‘’ sivil örgütlenme fikrini’’ savunmaktadır. Yani, sivil halk ile birlikte bir hukuk o şehre ait olarak bir hukuk ilkesini karşımıza çıkarmaktadır. Buradaki çelişki ‘’kamu hukuku‘’ ile ‘’özel hukuk’’ arasındaki ayrımın yok olmasında aranmaktadır. Tam da bu çelişkinin içine yerleşmiş durumdayız. Hamas, Gazze’de bir özel hukuka mı yoksa bir kamu hukukuna mı bağlı olarak seçimlerden sonra Gazze şehrinde kurumsallaşmıştır ? Buna göre, dikkat edilmesi gereken sanki Hamas’ın ‘’kamu hukuku’’ üzerinden bir politika uygulayarak özel hukuku ikinci plana atmiş olduğudur. Halbuki modern dünyanın içindeki ‘’özel hukuk’’ belirleyiciliğini korumakla yükümlüdür: Evlenme, elektirik, su, havagazı kullanma, aile ve çocuk yapma, serbest yaşama gibi bir takım hakların özel hukuk alanından alınıp kamu hukuku alanına yerleştirildiğinde bambaşka bir durumla karşılaşmaktayız. Bu durumda, Hamas’a karşı yapılan ve bir ‘sivil savaş’’ niteliğindeki saldırı da sivillerin öldürülmesine gösterilen tepkinin ulus-devlet hukuku üzerine yerleştirildiğini fark etmek zorunda kalacağız. Halbuki teritoryel olan şehrin sivil olarak birleşmesidir ve seçimlerde de bu Hamas’ı üstün çıkarmıştır.

O halde, Ulus-devletlerin kurulmasından önceki Orta Çağ’a ait iki kavramı, burada, yeniden hatırlamak durumundayız: Postestas ve auctoritas. Devlet ve Papalık kurumunun ayrımı üzerinden düşünebileceğimiz bu ikili iktidar ayrımı İmparatora kuvveti, Papa’ya ise otoriteyi vermekteydi.

Bugünkü durumda Filistin üzerinden düşüneceğimiz bu kavramlara göre, milli bir ideoloji üzerinden El Fetih ile dini bir ideoloji üzerinden Hamas hareketinin artık payşlaşamadıkları bir teritoryel hak iddiası mevcut duruma gelmiştir. İsrail ise, teritoryel güvenliğinin sağlanması açısından Hamas’ı yok etmek üzere önce bombardımana sonra da kara harekatına (teritoryel harekat) başlamıştır ve karşısında bir halk ve bir otorite vardır ki, kendi iktidarının kuvvetini bu halkın üzerinde kurmaya çalışan bir Hamas hareketidir bu.

İç savaş haline gelen savaşlarda, bugün, iki ayrı episteme üzerinden eklemlenen iki hukuk hareketi içiçe yaşamaktadır: Ulus-devlet epistemesinin teritoryel hareketiyle ulus-aşırı durumun ‘’iç savaşlar’’(sivil savaşlar) üreten savaşlarının hukuki analizi. Bu ikisinin içinden, ikili eklemlenmeden geçerek başka bir yapılanmaya doğru gitmekte olduğumuzun bilincinde analizleri yapmak zorundayız. Eski analiz biçimleri bizim ‘’iç (sivil) savaş’’ durumlarını anlayabilmemizi engeleyecek gibi gözükmektedir. İsrail Orta Çağ’dan kalma bir kavrama yaslanarak, juste causa’dan Justus hostis’e, ‘’haklı savaş’’ nosyonuna dayanarak, dışarıya doğru, yani kendini koruma adına, Ulus-devletinin dışarısına doğru saldırıya geçiyor; halbuki Filistin içinde bu Orta Çağ ‘a dayanan bir başka kavrama ait olarak ‘’içerideki savaş’’ veya bugünkü anlamıyla ‘’iç savaş’’ kavramına yaslanmış vaziyette. Buna göre de, İsrail’in karşısındaki Hamas, İsrail devlet hukukunun statüsüne göre, hüsumet saçan hasım, hukuki olarak bir ‘’başkaldıran’’(rebelle) durumundadır. Ancak,egemenliğe sahip olan eşitler, eskilerde aequales’ler arasındaki savaş haklı savaş olarak adlanırılmaktadır; ama burada iki taraf aynı mesafede durmamaktadır; çünkü bir ulus-devletin karşısında iç savaşın içindeki başka bir hukuk mevcuttur. Orta çağ içinden çıkarken başkaldıranlar, korsanlar, haydutlar eşit sayılmamaktadırlar; ancak bir egemen devlete karşı bir savaş eşit bir savaş olabilecektir. Yani başkaldıranlar Justi hostes değilerdir. İkili eklemlenme, işte, tam da, burada, ortaya çıkmakta.