2/01/2009

Kamusal Alan veya Kamusal Mekan

Sanat mı sosyoloji mi ?
Ali Akay


Bu iki terim arasındaki ayrım, genelde, cok dikkat edilmis bir ayrım gibi durmuyor: kamusal alan ve kamusal mekan. Birincisi entelektüel veya medyatik olan ve kamu fikrini ortaya atan ve tartışmaya açan bir alan; diğer ise daha fiziki olarak kamutya ait mekanlarda yapılan yine kanmus kanısını canlandıran ve de o kamu canlandırmasına özel bir atıfta bulunan sanatçının kendi başına kamusal alanda yapmadığı ve bir atölyede üretmiş oldugu bir eser kamusallaştığında hangi kuralın içinde düşünebiliriz ?

Aslında Habermas’ın kamusal alanında(sfer) mekan degil (espace); medya söz konusu,yer değil; bu ayrım ilginç durmakta, cünkü biri bahçenin kamusal yer olmasına karşın tartısmanın yapıldıgı yer kamusal alan kavramının içine sınırlı. O nedenle de, iki alanın uyusmazlığından söz etmekte degil miyiz ? Sanatçının yaptıgı heykel veya eser kamusal alana konuluyor, ama ürettiği yer kamusal mekan değil, kamusal alan yani entelektüel alana ait bir çalısma. İkisi arasındaki heterojenlik ilginçlik yaratmakta ve de kamusal burjuva mekanı ile kamusal pleb mekanı (ve hatta alanı da burada söz konusu edilebilir) heterojenliği konuşulabilir. Yani, Hannah Arendt’in ‘’İnsanlık Durumu’’ kitabında bahseerttiği ve kuramsallaştırdığı kamusal alanın ‘cok perspektifli’ olması burada devreye giriyor. Kmausal alan bir tartışma alanı olarak tamamen demokrasi kavramı çerçevesinde düşünülecek bir kavramdır. Bu bakımdan günümüz toplumsal alanında batı Avrupa içinde göç-sonrası (sömürge-sonrsı değil) bir toplumsallığın yaşama şartlarınde kamusal mekandaki bir eserin toplumsalığının tartışması kamusal alana aittir, ama yer kamusal mekanda yer almaktadır. Eser yerinden kaldırılabilir istenmediği taktirde (Seza Paker’in ‘’Vecd Halleri’’(2008) sergisinde ele aldığı Richard Serra’nın Titled Arc adlı eserinin NY’da Federal Plaza’dan kaldırılması gibi); ama eserin yapımı, sanatçının eseini yaparken bazı toplumsal,dini veya etnik meseleleri öngürüp, üzerine bir tartışma gerçekleştirmek mümkün olmamaz. Fikir serbestliği ve sanastal yaratının hakları gereğice toplumsal olmak zorunluluğu yoktur. Bu eser bir ideolojiye veya bir toplumsal norma göre yapılamayabilir; ama sadece eserin sergilenmesi veya sergilenememesi tartışılabilecek bir şey olarak kamusal alana ait bir tartışmanın içinde yer bulabilir. Yani, alan tartışması kamu kanaatine bağlıdır( Platon’cu anlamında) ama erserin yaratımı ve yaratım süreci kişseldir. Bunu tartışmaya açmak imkanı yoktur. Bugün Avrupa’da kamusal olarak adlandırılan bir eserin yerinin kamusal mekan olması o eserin tartışılabileceği anlamına gelmemektedir. Eğer bu eser bir ideolojiye, bir etnik kimliğe veya bir dine bağımlı kalmadan tasarlanmış ve gerçekleştirilmişse, bunun tartışması eserin sergilenip sergilenmemesi bağlamında yapılabilir; yoksa sanatçılar toplumsal kodlara veya ahlaki normlara bağlı olarak eser yaratmak zorunda olmadıkları gibi, ancak bunun sergilenip sergilenmemesini tartışmaya açabilirler ve bu da ayrıca kendi başına bir kanaattir ve toplumsalın kamusal kanaatine bağımlı olabilir. Bu kananatin oluşumu ise totaliter olamaz, tepeden inmeci bir şekilde karara bağlı kalamaz, ancak ve ancak bir demokratik tartışma ortamında ve demokrasinin el verdiği oranda karşılıklı ikna kabiliyiyetiyle karara varmak mümkün ve hatta belki de meşru bir karar olabilir. Eserin yapımındaki tartışma tartışma konusu edilemez. Niçin bu eseri gerçekleştirmiş olduğu sanatçıya sorulamaz ve sanatçı sorgulanamaz. Fikir haklarının özel mülkiyet ile alakası da buradan gelmekte değil midir ? Eğer söz konusu örneklerden birisinde etnik veya dini kimlik açısından bir tartışma olanağı varsa, onun da, eserin sergilenmesinden veya sergilenememesinden geçmekten başka bir şeye bağlanması mümkün değildir, bugünkü anti-totaliter epistemenin koşuları altında baktığımızda. Burada başka bir soru hukuk uzmanlarına kalmıştır. İslam kamusal alanı veya Yahudi veya Budist ile Hıristiyan kamusal alanı diye bir fark olabilir mi ? Yani gündelik yaşamı dinsel kuralları altına alan bir din ile bunu sekülerleştiren bir din arasıdaki 21. Yüzyılda bir fark olabilir mi(G.Vattimo ve R.Girard bugün bunu tartışmaktadırlar) ? Bu da, aslında, kamusal alanın tartışma konusudur ve de tarihi bir islam yorumunda dogmatik tartışmaların dışında bakılması meşru olan bir alan olabilir.

Burada küçük bir sorun var gibi duruyor; çünkü , belki, feminizm ve sosyal yaşama ait bir sosyoloji İslama veya bir ulus -devlet ve hatta ümmet ahlaki kurallarına göre kendisini ayaralayabilir, ama çok kişisel bir uğraş olan sanat burada hiç bir sınıra bağlı kalmak zorunda değildir; çünkü sanat kolektif olduğu kadar ,ki, bu sanat tarihine ve sanatçılar cemaatine bağlı bir kolektivitedir ve de dini ve soyal olana zorunlu olarak bağlı değildir. O anlamda, sanat eserinin tekrar gözden gecirilmesi zounluluğu yoktur.

Sanat yapanlarla yapmayanalar arasındaki en büyük ayrım da zaten buradan gelmekte değil mi ? Biri sosyal bir varlık ve diğeri ise her zaman özgür ve istediğini söylemekte ve düşünmekte olan ‘asosyal’ bir varlık. O anlamda, sosyal alan ile sanatı yanyana getirmek mümkündür, ama bunlar aynı yeğinlikte değillerdir. Ve, sanatın bir politik performans olmasına rağmen sanat ideolojik değildir. Bir ideolojiye bağlı kalan sanatların ideolojiler yok olduğunda nasıl ortadan silindiğini sık sık gördük. Bu ikisi arasındaki ayrım ‘performe edilemez’. Biri, sosyoloji toplumsal kurallara bağlı olarak işleyebilir; diğeri ise, her zaman yasakaşıcı, ihlalci karakterler göstermekte ve hatta ikonakırıcıdır (soyut sanat): Deleuze’ün ‘soyut düşünce‘ diye adlandırdığı kodlardan çıkarıcı ve yersizyurdsuzlaştırıcı kaçış çizgileri bunlardır. Örnek vermek gerekirse, daha eski sanat tarihine dayanarak söyleyebiliriz ki, Andrea Mantegna’nın Yahudi işaretleriyle (sünnet) Hıristiyan isaretlerini (vaptiz) yanyana getirerek tablosunu kurması yasakaşıcı bir yaklaşımdır. Veya Gauguin ‘in o kadar yüzyıl sonra aileyi (eş ve çocuklarını) terk edip Tahiti’ye gitmesi, yerlilerle yaşaması yasak aşıcı bir hareket değil midir ?

Zaten sanatın bir alanı da, burada, Zizek’in son yıllarda sıklıkla vurguladığı Lacan’ın söz ettiği ‘’küçük a’’ nesnesinden geçmektedir; yani yasakaşıcı, ihlalci alandan gelen bir serbestlik söz konusudur; arzuya dair bir rahatlamaya doğru gidilmektedir ve Deleuze ve Guattari’nin ‘’arzulanan makinalar’’ veya ‘’organsız beden’’ kavramlarıyla kavramsal olmayan ama fikirsel bir yakınlık göstermektedir. Burada, artık sosyal veya soyolojik olanın dışına çıkmaya başlamaktayız. Sosyoloji bu ‘’küçük a’’ alanına ancak Tarde sosyolojisinde girebiliyor, çünkü bireyselliğin kolektif gücü orada bir kültür bağımlılığından bizi çıkarmakta.

Başka yerlerde de sorunsallaştırdığım ‘coğrafi düşünce’, felsefe tarihi düşüncesinden bütünüyle farklıdır. İkincisi bize, bir Ulus-Devlet bütünlüğü temelinde modernliğin başka bir tarihini yaratan bir tarihsel modernlik modelini verirken; birincisi, Guattari’nin dediği gibi, bir “heterojen meta-modelizasyon” vermiştir, ki böylece sonunda; sabit, ulusalcı, etnik ve hatta ırkçı kimliklerin krizleriyle ulusal homojenliği hakim kılan Ulus-devlet şeklinde işleyen bu felsefe tarihi modernliğinden, daha önceki yıllarda filozoflar tarafından farklı bağlamlarda kullanılan kavramları bağlamlarından-kopararak ve çok-yönlü bir ortamda bu kavramları ilertletmek ve heterojen, çokbiçimli bir düzenlemeye eklemek adına onları yan yana koyarak, çıkabiliyoruz. Burada bir ulusu kodlayan ‘kültür’ kavramnından da uzaklaşmaya başlamaktayız; kültüralist sosyolojik yaklaşımlar da burada ardınızda kalmaya başlalar. Bu nedenle sosyal veya külüğtrel olan değil sanatsal olan sosyal alanı kendisine çekmeye başlamıstır. Külütrel kimlikler veya kodlar değil sanatsal bireyselleşme süreci ilkselleşmeye başlamıştır.

Yine, kültür kavramına geldiğimizde bu kavram hep ötekilik sorunuyla gündeme gelmiştir son yıllarda. Ve, de öteki kavramı zor bir kavram olarak gözükmekte ve de öteki kültürler denildiğinde de, yine de, bir Hegelci homojenleştirme kuşkusunu taşıma riskini elde tutabileceğini düşündürtüyor; yani özdeşlik ve fark ilişkisinde farkın özdeşlikte sentezlenmesi meselesi çok korkutuyor beni : Öyle ki, kültür “öteki” diye tek bir bütün gibi yazıldığında ona içimden şöyle söylemek geçiyor: “Tamam evet ama yine de Apadurai ile şu anlamda hem fikirim, kültür her şeye rağmen ne kadar iyi niyetle bakılırsa bakılsın bir şeyi işaret etmeye devam etmekte ve de bu nedenle “kültürel” kelimesini kullanmayı tercih edeceğim”; çünkü “öteki” o kadar homojenlik taşıyor ki, birden fazla kültürü işaret etmiş olsa bile, bunların her birisini homojen görmeye devam ediyor. Bu anlamda, makrososyolojik bir kavram olmayı sürdürüyor ve de mikrososyolojiden uzaklaşarak, Durkheim’cı tepeden kuş bakışı yöntemine yaslanmakta meşruluk yöntemleri arıyor. Evet, “Avrupa kültürü” denildiğinde birçok milletin veya birçok sınıfın kültürü söz konusu, ama yine de, bir genelleme içine girmeden edemiyor; halbuki bireyselleşme süreci içindeki Simondon’a ait veya Tarde’a ait bakıştaki psiko-fizik ve biyolojik bakışın içindeki süreçsellik bir kolektif olanı içine alıyor, ama bunu bir kişinin içinde olarak ele alıyor; bir tür bireyler-arası(inter-individuel) bakış söz konusu olabilir, ama bu, birden fazla bireyin yanyana gelmesiyle yapılan bir işlem olmaktan çok, bir tek bireyin kendi başına yalnız bir şekilde kaldığında etkilendiklerini hazmetmesi sırasında yapılmakta olan bir işlemi gösteriyor. Diğer yandan, şu konuda hem fikirim kültürün ne olduğunu iafde etmek için ona yeni bir tanım vermek gerekecek: Bu da, onun ne olduğunu düşünmekten çok onun hangi bileşkelerden oluştuğuna bakarak ele almak, bana göre, içinden çıkamadığımız kavramsal sorularla yüz yüze gelmemizde bir avantaj sağlayacaktır, bize. O anlamda bireyler-arasılık yalnız başına yapılan bir eylem olarak sanatsal yaratıcılık alanına aittir ve bu sosyolojideki bireyler-arasılık ile bir ilişkide olamaz.