4/15/2009

BİR ENTEGRASYON SORUNU MU YOKSA BİR MİLİTER TOPLUM MU ?

Ali Akay


Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un 14 Nisan’da yaptığı konuşması sosyolojik bir konuşma olarak her ne kadar Montesquieu’den ve onun ‘Kanunların Ruhu’ kitabından söz ederek başlasa ve bu minvalde devam etmiş olsa bile, aslında, başka bir sosyoloğu bize hatırlattı: Herbert Spencer. Ondan hiç söz etmedi Başbuğ; Ancak, bize bu bir muhtıra mı yoksa bir değişim rüzgarı mı sorusunu sordurtacak olan bir yaklaşımla, bir yandan ast-üst ilişkisi üzerinde durdu ve askerler içindeki "ajite olmakta olan" subaylara seslendi; diğer yandan ise Kürt sorunun bir etnik sorun olmaktan çok bir ‘entegrasyon’ sorunu olduğunun altını çizdi. Buna göre, geçmişte yapılanların hatalarını bir kenara bırakarak, bugün, "görev başında olanların" Kürtlerin bir etnik azınlık olarak bir üst kimlik sahibi taleplerine karşın bunun bir ikincil kimlik, kültürel bir kimlik olabileceğinin altını çizerek, "entegrasyonun " bir "Türkiye’li vatandaşlar kimliğine" bağlı olacağını onayladığını belittti. Burada, ilginç duran yaklaşım entegrasyonun içinde Türkiye’li ve Türk ayrımına yaptığı vurgudaki Mustafa Kemal’den alıntısıydı: Türk bir sıfat değil, bir isimdir. Bu yaklaşımın Metin Heper’den kaynaklı olduğunu söyledi; ama bir "dil teorisi" içindeki anlamından bahsetmedi. Bu bakımdan, bunu biraz açabiliriz. Bir sıfatı bir isim olarak ele almak, aslında, şu anlama gelmekte: ‘Gök mavidir’ cümlesindeki ‘gök’ bir isimdir, mavi ise bir sıfattır; ancak mavi de bir isim olabilecektir. ‘Mavi’ bir rengin ismidir de, ve bu cümledeki mavi bir sıfat işlemi görmekten cok bir isim işlevine aittir. Bu minvalden baktığımızda, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ bize demektedir ki, Kürtler bir isimdir, sıfat değildir; onların birer isim olarak kimlikleri vardır, ancak bu isim bir ülkeye ait olarak okunmaktadır; bu ülkenin isimi ise Türkiye’dir. Obama’dan yapmış olduğu alıntıyla da bize bir kimliğin bir dine veya bir etnik gurba ait olmaktan çok bir ülkeye ait olan siyasi bir anayasal vatandaşlık hakkı olduğunu, diğerini ise bir kültürel alt kimlik olabileceğini hatırlattı.

‘Entegrasyon’, o halde, Başbuğ’nun yaklaşımında asimilasyon demek değildir. Asimilasyon yapılamaz çünkü bir etnik grubun kendi kültürünü reddetmek imkanı yoktur. Kültürel ikincil kimlik, burada, yeni bir yaklaşıma işaret etmektedir. Bu, nerdeyse majistral dersin naklen verildiği ülkedeki dinleyicilere hitabetindeki başarılı teatral yaklaşımı bize aynı zamanda Herbert Spencer’in evrimci teorisindeki bir farkı düşündürtmeye doğru itti. Spencer, Sosyolojinin İlkeleri kitabında bize toplumların iki sınıfa ayrıldığını yazmıştır. Evrim teorisini toplumlara uygulamak üzere kaleme aldığı bu eserinde, Spencer "İnsanlık gelişim sürecinde" toplumların bir "bilim nesnesi" olduğunun altını çizer; böylece, sosyolojinin de bir bilim olduğunu vurgulamak istemektedir. Burada bir ön-nosyona yaslanmaktadır. Bir toplum "birbirine eklenmekten , yanyana gemekten çok bir kooperasyona girdiğinde inanların birleştirdiği bir toplum" olur. Ve bu esastan yola çıkarak, kooperasyonun insan yaşamında toplumsal olarak bir ilk ‘’özü’’ oluşturduğunu iddia eder. Bu ilişki içinde toplumları da ikiye böler: Bir spontan kooperasyon vardır; burada daha önce bir ön düşünce mevcut değildir, ve bu ilişki "özel karakterin amaçlarına" bağlıdır. Buna sanayi toplumu adını verir. Bir başka toplum sınıfı ise, spontan olmaktan çok kamusal çıkarı koruyan öncecen planlanmış, bilinç taşıyan, düşünülmiş bir kooperasyon biçimi vardır. Bu ikincisine ise "militer toplum" adını verir (buna örnek ise konuşmasındaki bir cümle olarak gözükmektedir: "Askerlere kendisini organize etme konusunda önemli boyutta otonomi verilmelidir ". Bir amaca bağlı olarak, kamu çıkarını düşündüğünü vurgulayan, buna göre cumhuriyetin demokratik ilkelerine bağlı olarak "hata yapmaktan kaçınan" ve de bunu her halkın ilerideki refah, vatandaşlık, anayasal ve siyasi haklarını düşünerek, bilinçli bir şekilde öngören yaklaşımdır. Durkheim bu ikili ayrımı vurgularken, bu ikili farkın "sosyolojinin anası" olduğunu yazmaktadır; ve de, kooperasyonun sosyolojinin amacının tek yanı olduğu fikrine şüpheyle bakmaktadır. Burada ilginç olan yan ise, Durkheim’a yaslandığımıza, kooperasyonun bir amaç ve bir tek yan olmayacağı gibi, aynı zamanda bir fikin gerçeği bilimsel olarak yansıtıp yansıtamayacağıdır; çükü bu yaklaşıma göre, tanımlanan şey toplumsal durum olmaktan çok toplumsal durum hakkındaki bir fikir beyanıdır; ve toplumsal olan bir fikrin gerçekleştirilmesinden başka bir şey olamaz, Spencer’e göre; Durkheim fikirlere değil, tolumsal olgulara bakmanın bilimsel bir nesnel yaklaşım olacağını düşünmektedir. Gelecek hangi bakışa hak verecek? Bunu ise, ancak zaman gösterebilecektir: Bergson’cu ‘süre’, bu sırada, devreye girecektir.