7/01/2012

Documenta ve Kassel’de Yeni Eğilimler: İnsan-dışı

Documenta ve Kassel’de Yeni Eğilimler: İnsan-dışı

Ali Akay

Sanatlarda eğilimler bugün hangi yönde? Bu sorunun cevabını son bir hafta içinde düzenlenen iki etkinlikte bulabiliriz. Bunların birisi, Kassel’de beş yılda bir düzenlenen Documenta 13; diğeri ise Basel Sanat Fuarı. Bu iki yer birbirinden ayrı atmosferlere sahip ama ikisinde de  benzer isimlere rastlamak mümkün. İkisi de bugün neredeyse benzer sorulara karşılık gelecek bir yerde durmakta. Documenta sergileri, performanslar ve sinema filmleri ile birlikte daha sanatsal ve entelektüel bir bakışa hitap ediyor. Basel’de de konferanslar, performanslar ve film izleme dizileri var. Aradaki en büyük fark, belki de, birincisinde entelektüel bir seyirci kitlesine, diğerinde ise daha çok koleksiyonculara yakın gelecek konuşmaların sunulmakta olması. Ve Documenta’daki eserlerin karmaşıklığı,  kapalılığı ve  uzun anlatımları, birlikte sunuldukları metinler okunmadan anlamlandırılmalarının zor olmasıyla, Basel’de koleksiyonerlerin kolayca anlayabileceği, dolayımsız okuma imkanları sunabilecek eserler arasındaki farkı da görmek mümkün.


Öncelikle “yeni eğilimler” şeklinde bir yaklaşımdan söz etmek hala mümkün mü, diye sorulabilir. Yoksa postmodern söylem bunu kırdı mı? Jean-François Lyotard modern olanın postmoderne gebe olduğunu vurguladığında, moderni sonraya yerleştirmekteydi, sonralık-öncelik meselesini kırmaktaydı. İlk sorunun cevabını son on yıldır yapılan üç Documenta sergisine bakarak vermek,  belki de mümkün olabilir. Okwui Enwezor 2002’de başka bazı küratörleri de içine katarak düzenlediği sergide  bu dönemin post-kolonyal vaziyetini vurgulayarak, aslında 1989 yılında Paris Beaubourg’da Jean-Hubert Martin tarafından düzenlenen Dünya Büyücüleri sergisindeki tavrı tekrar ediyordu; çünkü burada ilk kez Batı Avrupa dışından ve özellikle o zaman yaygın olarak kullanılan adıyla Üçüncü Dünya coğrafyasından sanatçılar ve hatta “Büyücüler ve Şamanlar” büyülerini sergilemekteydiler: sanat ve büyü arasındaki, antropoloji ve sanat tarihi arasındaki geçişlilik alanlarında geziniliyordu. Bu nedenle, hala insan merkezli bir dünyanın içinde olduğumuzu ve kolonyalizm sonrası bağımsızlaşmada insan unsurunun özgür eser verme biçimlerinin artık mümkün olduğunu göstermekteydiler. Burada yeni olan şey, Batı merkezli bir sanat dünyasından çok merkezli bir sanat dünyasına geçilmiş olmasıydı. Ancak, aynı yıllardaki Basel fuarlarına ve piyasaya baktığımızda hala Batılı sanatçıların çok para etmekte olduğunu görmekteydik. Batılı sanatın dışına çıkan bir sanat dünyası oluşmaya başlamasına rağmen piyasa sanatı takip etmekte zorlanmaktaydı.


İkinci örneğimiz olan, küratör Roger M. Buergel tarafından 2007’de düzenlenen Documenta 12’deyse, o dönemde adından sıklıkla söz edilmeye  başlanan  Aby Warburg’un “anakronizm” kavramı, -aynı sosyolojiye ve sanat tarihine olduğu gibi- hem sanat yapma biçimlerine hem de özellikle serginin kavramsal yapısına ve gösterilen eserlere yansımaktaydı[1]. Burada Tarih sorunsallaştırılarak yeni olmakta olan ile eski eserler arasındaki gidip gelmelere ehemmiyet verilmeye başlanmıştı. M.Ö. ile şimdiki zaman yan yana ilerlemekteydiler. Her ne kadar 1990’lardan beri bazı sanatçılar form yerine formattan veya sergi yerine projeden söz etmeye başlamış olsalar bile[2], burada nesne-eser  merkezli (bir pisuar veya koltuk gibi bir nesnenin eser olarak öne çıktığı) bir bakışın yerleşmeye başladığını görüyorduk. Bu bakışta yeni eğilim, eskinin yeni ile yan yana billurlaşmasından oluşmaktaydı.

Carolyn Christov–Bakargiev’in küratörlüğünü üstlendiği Documenta 13’te bu billurlaşma devam etmekle birlikte, post-kolonyal veya nesne merkezli bir eser sergileme yaklaşımı yerine insan merkezli sanatsal bakıştan uzaklaşan yeni bir yaklaşımın şekillendiğini görmekteyiz. 1960’lı yılların felsefi düşüncesi içinde Althusser ile başlayan ve Deleuze, Derrida ve  Foucault ile devam eden bakış sonunda sanatlara da sirayet etmiş durumda. Sorunlarımız tabii ki hala insanlarla, onların yaşamları ve beslenmeleriyle, hava almaları ve teneffüs etmeleriyle ilgili olmaya devam etmekte; ancak asıl olan eko-sistemin bozulduğu bir ortamda insan merkezli bir dünyanın imkansız olmaya başladığının fark edilmesi. Hayvanlar, yaratıklar, canavarlar, cinsel sapkınlıklar, gündelik yaşama ait durumlar, denizlerde nefes alamayan canlıların akvaryumlara konulması, bilim-kurgu dünyasının bir tür heterotopya olarak işlerlik kazanması  günümüz sanatlarının eğilimlerini göstermekte.  Lyotard daha 1988’de Zaman Üzerine Konuşmalar alt başlıklı, sanat üzerine makalelerinin yer aldığı kitabında[3] “inhumain” olanın içinde olduğumuzu vurgulamamış mıydı?  Lyotard orada “İnsanda insani olan nedir?” derken, “dili yaşamı paylaşmak üzere yetişkin bilincine, aklına sokabilmek mümkün olabilecek mi?” sorusunu sormaktaydı. Bu, bir eğitim meselesi midir? Yoksa başından beri insanlığı saran ve şiddete iten zaten eğitim midir? Eğitim şiddet demektir. Terör ve baskı içinde yapılır her zaman. İnsanı insanilikten çıkaracak mıdır o zaman? Eğitimden doğmayan bir terör biçimi var mı? Bu doğanın, hayvanların, dinozorların, diğer canlıların terörü mü o zaman? Hayır, insani olan bugün anti-hümanist bir dünyadan geçmek zorunda: Eko-sisteme yeniden yerleşmek üzere. Hümanist bir bakıştan daha çok, bitki ve hayvanın insan ile bileşkeye girdiği, eko-sistemin öne çıktığı bir dünya, Documenta 13’te gösterilen eserlerde temel ekseni oluşturmakta. İnsan-sonrası bir dünyanın şekillendiğini; daha doğrusu, tabiatı zapturapta almaya çalışan/almış insanın geride bırakıldığı, insan merkezli olmayan bir dünyaya doğru gittiğimizi gösteren sergi, böylece yeni bir eğilime dokunmakta.

Oysa biz burada Türkiye’de neler konuşmaktayız?

Sanat ne zaman insan dışı olabilecek ?



[1] Bu kavram için bkz. Ali Akay, Sanat Tarihi: Sıradışı Bir Disiplin (YKY, birinci baskı 2007, üçüncü baskı 2012). Bilhassa Georges Didi-Huberman ve Uwe Flekner ile yapılan söyleşiler.
[2] Bkz. Nicolas Bourriaud, İlişkisel Estetik (Bağlam, 2005).
[3] François Lyotard, L’inhumain. Causerie sur le temps (Galilée, 1988).