11/09/2012

Kente deli gömleği giydirmek buna denir


Herkes uygulama üzerinden tartışıyor. Mimarlıkla ilgili bir mesele böyle konuşulur mu? Hiç bir sorgulama yapmadan bu delisaçması bir  tasarım üzerinden görüşler toplanıyor. Trafik düzenlemesi ise benim bildiğim en az bir çeyrek asırdır Büyükşehir Belediye Başkanı'nın masasında duruyor. İnşaat başladığında hop oturup, hop kalkıyoruz. Kente deli gömleği giydirilmesini protesto ediyoruz. Bir takım uzmanlar ciddi ciddi Taksim'de yapılacak kışla inşaatını tartışıyorlar. Mimarlar Odası "Taksim'de karanlığa hayır!" sloganı ile görüşünü temsil ediyor. Taksim'in "rantın değil, emeğin meydanı olduğunu" kamuoyuna açıklıyor. Mesleki açıdan da bilime aykırı olduğunu söylüyor. Mimarlık eleştirisi böyle bir şey midir?

Diğer tarafta bu tür işlerin ustası mimar Halil Onur pişkin pişkin projesini savunuyor. Mimarlar Odası gibi o da dikkatleri başka yere çekmeye, skandalı örtbas etmeye çalışıyor.  "Kışlanın yıkılan, yok edilen Osmanlı eserlerine bir örnek oluşturduğunu, amaçlarının onu canlandırmak olduğunu" söylüyor. Arkasından Başbakan Tayyip Erdoğan gürlüyor. "Ben Kasımpaşalıyım, Taksim'de neler olduğunu bilirim" diyor. Sonra "bunlar Kazlıçeşme'ye gelmezler, Yenikapı'da gösteri yapamazlar, çünkü orada kaybolacaklarını bilirler" diyor. Böylece her iki taraf da meseleyi bir ulusal siyasetin temsil alanına taşıyorlar. Sorunu tartışan yok. İnsanın içi ürperiyor. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Acaba 2. Dünya Savaşı'ndan önce Almanya'da da siyaset böyle bir şey miydi diye düşünüyor.

Seçkinler bu konuyu otoriteyle mücadele alanına taşımakta ve halkı korkutmakta kararlılar. Oysa ortadaki sorun bu kadar şiddet içerecek, iktidar alanına taşınacak bir konu değil.  Bir kere mimari bir tasarım dünyanın neresinde olursa olsun, böyle ihale ile yaptırılamaz. İhale şartnamesinde bu işi alacak mimarın resmen ne yapacağı tarif ediliyor. Böyle bir şeyi kim kabul edebilir? Burası bir muz cumhuriyeti mi? Kereste mi satın alınıyor? Kışlanın taklidinin yapılmasına nasıl karar veriliyor? O zaman Kültür Bakanı da kentte yapılacak heykellere, sinema eserlerinin senaryolarına, kitapların konusuna karar versin. Bu şekilde bir kamusal alana müdahale mümkün müdür?  Böylesine önemli bir kamusal alanda fikir üretiminin açık uçlu olması gerekir. Bu alan kültür vadisinin girişi aynı zamanda. Kışla inşaatı ile bu ilişki kopacak.

Ama sanırsınız ki iki taraf var. Birisi bu alanı yenilemek istiyor. Diğeri de böyle kalsın diyor. Aynı AKM'de gördüğümüz film bir kere daha tekrarlanıyor. Oysa böyle kalsın diyen yok. Bir köşesi çevik kuvvet karakolu, arkası otopark, kültür vadisi ile bağlantı koparılmış, metro giriş-çıkışları hatalı, dünyanın parası harcanan Maksem'in hali içler acısı. Belediye Park ve Bahçeler Müdürlüğü burayı yönetemez. Aciliyetle kültür kuruluşları ile birlkte bir yönetim planı hazırlanmalı, ondan sonra tasarımla ilgili sorunları değerlendirmek için bir program yapılmalı. Kentin en önemli meydanı için Büyükşehir Belediyesi'nin öngördüğü proje yönetim modeli tam bir skandal teşkil ediyor. Ne yazık ki işin bu tarafına, düşünce üretimine hiç değinen yok.

Mimarlar Odası'ndan Mücella Yapıcı yetkili bir uzman olarak "bir yapının ihya edilmesi için oranın boş olması gerekir" diyor. Böyle bir zorunluluk mu var? O zaman bu taklit yapılar yeşil alanlara falan mı yapılacak? Mimarlık gibi deneysel bir uğraşın böylesine kaba kestirimlerle tarif edilmesi, bunu üstelik Mimarlar Odası temsilcisinin söylemesi de büyük bir talihsizlik.

Bu işe böyle karşı çıkılmaz. Mimarlığı böylesine kalıplar içine hapsetmek, herşeyden önce düşünceyi yasaklama girişimidir.

Başbakan 28 Şubat sürecinden beri bu konuda bir şartlanma içinde. Kamusal alana kendi damgasını vurmak istiyor, çünkü "bu memleketin asıl sahibi bizdik, bize iktidarı vermediler" diye düşünüyor. Onun açısından Taksim projesi, iktidarının bir göstergesi. Onun demokrasi anlayışı, kamusal alanı tasarlama keyfiyeti demek.

Taksim'de elbette ki bir düzenlemeye ihtiyaç var. Yıllardır meydan derme çatma uygulamalara sahne oluyor, metronun çıkışları hatalı, yüzlerce metre insanları yürütürken İstiklal Caddesi'ne bir on metre daha uzanmayı unutmuşlar, yayalar çıkışta birikiyor, araç-yaya ilişkilerinde, duraklarda bir çok sorun var, dünyanın parası harcanan Maksem bir mezbelilik halinde, Gezi'nin bir köşesini jilet telleri ile güvenlik güçleri işgal etmiş durumda. Yıllardır parkın içi otopark olarak kullanılıyor. Yaya bağlantıları, bisiklet yolları yok. Bu alanı cazip kılacak şey yalnızca bunlar da değil. Burayı Park ve Bahçeler Müdürlüğü yönetemiyor. Geride kocaman bir boşluk var. Maçka tarafı ise unutulmuş vaziyette. Ancak bu sorunun bir proje ile, hem de bugün yapıldığı gibi bir uygulama ile çözüleceğini zannetmek safdillik olur. Bu meseleye yalnızca bir inşaat projesi diye bakmak, kamunun eskiyi tekrarladığını ve kentte yeni bir deneyim yaşanmasını istemediğini gösteriyor.

Bu yapılan bir yayalaştırma projesi değil. Karma kullanıma açık ve korunması mümkün olan bir şehirsel nizamı, cadde-kaldırım-binalar ilişkisinin yok edildiğini görüyoruz. Öngörülen projede yolcular, engelliler, yaşlılar, çocuklar dört kollu bir merdivenle yer altına inmek ve çıkmak zorundalar. Meydanın altındaki kapalı yerde araç beklerken zehir soluyacaklar. Ayrıca meydanın altında otobüslerin ve araçların birikmeyeceğinin de bir garantisi yok, bugün nasıl yoksa. Ortaya çıkan bir başka tuhaflık da Büyükşehir Belediyesi karar aldığında ne yaptığını bilmemesi. Karar alındıktan bir yıl sonra Sıraselviler ve Gümüşsuyu’na dalış rampalı tüneller ve üzerindeki servis yollarının sığmadığını farkettiler ve bugün bundan vazgeçmiş gibiler. Buna benzer bir çok tuhaflık var. Büyükşehir Belediyesi’nin yaklaşımının bu sorunu yaratan bağlamı değiştirme kabiliyeti yok. Ama muhalefetin de. Asıl mesele burada.

İktidarın tarafları acz içinde. Kentin bugün geçirdiği dönüşümü ve yaşadığı sorunu anlama kabiliyetleri yok. Hala ulusalcı kalıplar içinde davranıyorlar. Şehir bu hakikatler dünyasının cenderesinin içinde kıvranıyor. Mimarlık düşüncesi ise piyasa ilişkilerine terk edildiği için bu alanda bir deneyim üretemiyor.


Oysa önce yönetim sorununa, bu kamusal alanı biçimlendirirken ve yönetirken kullanılan yöntemlere de bakmak gerekli. Bu alan Cumhuriyet tarihinde gerçekleşen en kapsamlı şehircilik projesinin bir parçası. Gezi bir kültür vadisine açılan bir giriş niteliğinde tasarlanmış. Bu bölgede yapılan oteller ile bağlantı kopmuş. Kentin en önemli çok amaçlı salonu (Spor ve Sergi Sarayı/Lütfi Kırdar), Açıkhava Tiyatrosu, Şehir Tiyatrosu, Stadyum, Askeri Müze, nihayet Opera binası (AKM), bunların hepsi için yeni bir katılım deneyimi ile bir yönetim planı hazırlamak ve bu devasa kamusal alanın kamusalllığını güncellemek gerekli. Bu yapılmadığı için iyi kullanılamıyor. Herkesin, Taksim’de kışla taklidi bir yapının yapılması, dalış rampaları ve tüneller, lale motifli bir meydan tasarımı da dahil olmak üzere, isteklerini ve fikirlerini savunma hakkı vardır ve olmalıdır. Dalan, Sözen, Erdoğan, Gürtuna, Topbaş... kim olursa olsun hiç fark etmiyor. Her belediye başkanını daha iyi bir iş yapabileceği konusunda ikna etmeye çalışmak da bize düşüyor. Ancak birileri geçmişten bugüne ben yaparım, başka fikirler olamaz diyorsa, artık sorun bir meydan tasarımı ile ilgili değildir. Bu uygulamadaki en çok rahatsızlık veren mutlakiyetçi bir kamu anlayışıdır.Asıl rahatsızlık veren de böyle bir kamu düzeni içinde yaşamak zorunda kalmak. Ancak yıllardır hep benzer bir şekilde gündeme gelen bu projeyi yalnızca karşı çıkmanın çok farklı pozisyonlar olmadığını düşünüyorum. Kamusal alanlarla ilgili bu sorun yıllardır ortada. Bu sorunu çözmeye çalışmak yerine bir projeyle bu sorunun çözüleceğini zannetmek bu kamusal alanın bugüne kadar neden bu hale geldiğini gösteriyor. Proje dayatmak işleyişte bir sansür sistemi gibi çalışıyor, yöntem olarak bu alanı fikir üretimine, deneyselliğe kapatıyor.

Kamunun burada bağımsız STK'lar aracılığıyla halkın yönetime katılmasını ve bu alanı yaşayan bir yer haline getirmesi gerekli. Bu belki zor gibi gözüküyor ama buradaki çok amaçlı salonu ticari bir kuruluş yönetebiliyorsa, kamu da kültür kuruluşları aracılığıyla yönetebilir. Çok uzağa gitmeyelim, yalnızca Maksem'in kullanım biçimine baksak, burada bile mesele gayet açık bir şekilde anlaşılıyor. Kahire'nin merkezindeki en önemli yeşil alan, El-Ezher Parkı Ağa Han Vakfı tarafından projelendirildi ve yönetim sorunu çözüldü. Bunun gibi örnekler Avrupa'da saymakla bitmez. Yöneticilerin bu alandaki yönetim sorununu kendi kafalarına göre ihale ettikleri bir proje ile çözeceklerini zannetmeleri Türkiye'deki kamu yönetimi anlayışına bir örnek teşkil ediyor.