6/06/2014

Bir Projenin Başarısızlığı Aynasında Gezi Parkı*

Gezi Parkı yerine inşa edilmeye çalışılan "Topçu Kışlası", kamu mekânını sembolik bir mimari lisanla yeniden şekillendirmeye yönelik bir girişimdi. Kültür ve temsil politikası ile inşaat ekonomisi ve turizm politikası eş zamanlılar ama aynı şey olduklarını sanmak hatalı olabilir. Gene de, daha önceleri doğrudan bağlantıları seçilemeyen bu olgular Gezi sırasında bir hizadaydı. Neoliberal kapitalist çıkarlarla varlıklı yeni aile makinelerine pürüzsüz bir temsilî mekân hazırlama arzusu örtüştü.

Gezi ve Taksim Meydanı bağlamında, başbakanın sadece cumhuriyet tarihinin sembolik alanına değil, sosyal kenetlenme ve nümayiş tarihine de haseti herkese malûm. Bu mekânların muhalefeti itibarsızlaştırılmalı, hedef gösterilmeli, bastırılmalı ve yerlerine kent merkezine artık rahatlıkla gelecek olan huzur ve saadet müptelası bir cemaati karşılamaya müsait mekânlar sağlanmalıydı. Bunun için de en önemlisi, bu mekânların ideolojik olarak yeniden işlenmesi gerekirdi.


Başbakanın inadının kökeninde, 2002 yılından bu yana kesintisiz ve hasımsız sürdürdüğü iktidarında tek bir kayda değer mimari, mekânsal ifade ve söylem üret(tir)ememesi yatıyor. AKP, 2011 seçiminde aldığı %47 oyun ardından vites değiştirdi. İktidarlarına layık, "otantik" ve kendinden menkul muhafazakâr bir kültürel ortam yaratmak üzere toplumsal mühendisliğe soyunarak devlet araçlarını istihdam etti. Üniversitelerde, eğitim sisteminde ve kültürde kadrolaştı; misyonunu "yurtdışında Türk dilini, tarihini, kültürünü ve sanatını tanıtmak" olarak ifade eden Yunus Emre Enstitüsü gibi kısmi politika geliştirme kurumları açtı; devlet ve belediye düzeylerinde kamu fonlarını kendi seçmeni yönünde kullandı; kendisine yakın temsilciler aracılığıyla "muhafazakâr sanat ve kültür" gibi projeler ortaya attı ve doğrudan Başbakanlık’a bağlı bir sanat konseyi kurulacağını duyurdu.

 Ocak 2013'te kültür ve turizm bakanlığı görevinden ayrılan Ertuğrul Günay'ın adeta bir yağmaya dönüşen rant ve inşaat azgınlığını durdurma çabası, Atatürk Kültür Merkezi'ni (AKM) yeniden yaşatma mücadelesi 2012 öncesi hükümetlerinin nispeten makul zihniyetini yansıtıyordu. Günay, önceki dönemin beyefendisiydi, kültür sektörü ve hükümet arasında barıştırıcı bir vasıtaydı ama o da yeni konjonktüre tahammül edemeyerek istifa etmek zorunda kaldı. Dışişleri'nin Babacan'dan Davudoğlu'na geçmesi de benzer bir süreçti. AB sürecindeki duraksama ile birlikte Avrupa’daki Türkiye festivalleri sona erdi. Festivallerin taşeronu İKSV borç sarmalına girdi. AB'ye uyum derken Orta Doğu’nun küstah Osmanlısı hortladı. Gezi esnasında "Yahudi, Ermeni, Rum'sanız Gezi eylemlerinde aktif rol almanızı anlayışla karşılıyorum. Lütfen soyunuzu araştırın" tweet’inin müellifi, Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Sanat Bölümü Başkanı Prof. Ahmet Atan'ın Yunus Emre Enstitüsü'nün mütevelli heyetinde bulunması bu siyasanın gelişigüzel bir dışavurumu değildi. Devletin en üst kademesinde, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen'in başlattığı "muhafazakâr sanat" tartışması da yeni stratejinin bir parçasıydı. Kars'taki heykel hakkında "ucube" söylemi, zamanın İçişleri Bakanı İdris Şahin'in sanatçıları "terörün arka bahçesi" ilan ederek hedef göstermesi de 2011 sonrası çerçevesinde okunmalıdır.



Kimi kesimler için varlıklarını iki asra yakın bir dönemde tarifleyerek besledikleri habitus, kimi kesimlere göre edinilmiş, ithal bir kültürel projedir. Bunların arasındaki gereksiz antagonizmanın bir müzakereye dönüşmesi kuşkusuz kültürel zenginleştirmeye yol açacaktır, aslen tabanda olan budur ancak bu ikisi arasındaki geçişlilik iktidar(lar)ın tam da istemediği bir durumdur; gerilimi sürdürmek isterler. Kültür alanın makbul ve otantik bir damar ile kozmopolit, modern ve Batıcıl olarak ayrı durması, birbirleriyle konuşturulmaksızın farklı korumalar altına geçmesinin zararı tahayyül bile edilemez. İşin kötüsü, tepedekiler sadece son üç yıldır değil, yıllardır bu sözde ayrımı, bu ikilemi yaşatmaktalar.

Ancak, başka masalların da son bulması gerekmekte. Dillere pelesenk olmuş sekülerist kültür cuntası bir efsaneden ibarettir. O malum proje 1940'lı yılların başlarında sonlandı. 1960'larla biçimlenen "demokrat ve solcular" ne geçmişte ne de bugün devlet desteği gördüler. Üniversitelerde işlerini kaybettiler, sürgün edildiler, hapse atıldılar, sansürlendiler, canlı canlı yakıldılar. 1977'den beri "sol" bir hükümet ve "solcu" bir kültür bakanı görmedik. Özerk bir sanat konseyinin sadece o istisna dönemde tartışıldığını da unutmayalım.



AKP, mimari örneklerinin küçük ölçekli modellerinden oluşan geniş bir koleksiyonun yer aldığı Miniatürk tema parkı, İstanbul'un fethi hakkında panoramik bir resimden oluşan Panorama 1453 Tarih Müzesi ve Sütlüce Mezbahası'nın iflah olmaz bir projeyle Haliç Kongre Merkezi adını taşıyan bir kültür merkezine dönüşümü gibi şatafatlı mermer saraylar dışında kültüre dair hiçbir teklif getiremedi. AKP’nin agresif inşaat çılgınlığı, fütursuz bir maksimum kârlılık politikası ve kayırmacı gayrimenkul çıkarlarıyla kol kola ilerledi. Bu birliktelik büyük projelerin uygulamasında genellikle çarpıcı bir ahenkteydi, ancak 28 Mayıs 2013’te Taksim’de mutlak surette çöktü. Gücün tarihselleştirilmesine yönelik modernist eğilim ile neoliberal zamanelik arasındaki bastırılmış ama fazlasıyla bariz kırılma gözler önüne serildi; AKP’nin simgesel güç mimarisiyle Taksim Meydanı'nda yangından mal kaçırırcasına kendi izini bırakma çabası, Gezi Parkı'nda devasa bir direnişle karşılaştı. 28 Mayıs gecesi 1500 kişinin katıldığı mütevazı buluşma, 31 Mayıs günü öğleden sonra yüz binlerin katıldığı bir direnişe dönüştü. Ülkenin her yerinde her kesimden insan güvenlik güçlerine karşı koydu. Ertesi gün, polis Taksim’den çekildi. Türkiye, daha önce böyle birşeye tanık olmamıştı: ezeli siyasi düşmanlar ve futbol taraftarları, hayatlarında ilk defa bu bir protestoya katılanlar, çevreciler, analar ve çocukları hep birlikte parkı geri aldılar.



Gezi Parkı, farklı insanlar için farklı anlamlara gelebilir ama herkes için ortak anlamı şu: meydana bakan güzel, yetim kalmış bir yeşil mekân. Taksim Meydanı, erken dönem modern meydan planlama önerileri ve inşa edilirken çok amaçlı bir kültür merkezi olarak hesaplanan AKM ile, yani simgesel bir kent mimarisiyle çevrilidir. Meydanın, önemini yitiren bir ticaret şehrinin ve 19. yüzyıl kozmopolit öznesinin yerini alan yeni yurttaşlığın sahnesi olduğu da söylenebilir. 1930'ların sonundan bugüne, Taksim Meydanı'nın tüm fotoğrafları daha önce görselliği olmayan bu yeni öznenin oluşumuna tanıklık eder; Bourdieu'nün dediği gibi, meydan "temsil edilen toplumun bir temsiline" dönüşür. Ama AKP'nin bu bölgede hiç temsili olmamıştır. Doğruya doğru; şehir merkezini tarihsel olarak "yurttaşlar" için ayrıcalıklı bir alan olarak dayatan zihniyet, AKP'nin veya farklılıkların mevcudiyetini her daim hor gördü.
Gezi Parkı da, AKM de kendi dönemlerinin modernitelerini görünür kılan epik kamusal projelerdi. Ancak, AKP'nin "Topçu Kışlası" önerisinin daha karmaşık bir hikâyesi var. Yeni Taksim planının esas vazifesi belirli bir dönemin, 1940'larda yapılan parkın tüm izlerini silerek yerine, bölge parka dönüştürülmeden önce oradaki kışla yapısının kabuğunu, görüntüsünün kopyasını yerleştirmekti. Topçu Kışlası, 18. yüzyılın sonunda inşa edilmişti. 31 Mart Vakası'ndan kısa bir süre sonra askerî işlevinden arındırılan bina, kamusal ve özel ihtiyaçlarda kullanıldı ve 1930'ların sonunda yıkıldı. Bu bina, modernleşmeci Osmanlı idaresinin bir simgesi, yeni bir "öz görüntü" oluşturmaya çalışan geç imparatorluğun fantazmagorik bir temsiliydi. Avrupalı bir seyyahın zihninde imparatorluğun mükemmel temsilinin nasıl olmasına dair bir öngörü üzerinden, kendisine kırık ve yamuk bir ayna tutuyordu. Başbakan, taklitlerinin yeniden üretilemeyeceği, bir daha yaşanamayacağı Osmanlı klasisizmiyle 18. yüzyıl sonunun kendi kendini şarklılaştıran mimari zihniyeti arasında sıkışmış görünüyor. Bahislerini bu iki zihniyet arasına bağlamış durumda: bunlardan ilki hiçbir zaman bir gösteri olmayı amaçlamamış ağırbaşlı ve heybetli bir mimarlık, diğeri ise kentin, göz ardı edemeyeceği bir dünyaya beceriksizce eklemlenme çabasına örnek bir zamane mimarisi. Bu salınımın AKP'nin erken ve geç dönem iktidarları arasındaki gerilimi, mütevazı kökenleriyle şimdiki ihtişam tutukusu arasındaki farklılığı yansıttığı söylenebilir.

Durumun bu denli hüzünlü olması bir yana, mimariye duyulan güvensizlik ve tarihsel envanterle kurulan şer ilişki diğer önemli meseleler. 
Başbakanın elitist, dışlayıcı ve/veya Batılı olduğuna kendini inandırdığı kültürel üretime yönelik benzersiz tiksintisi artık kimse için bir sır değil. Meselelere genç varoş delikanlısının üslubu ve öfkesiyle yaklaşıyor. Erken Cumhuriyet'in kültür yatırımlarına, 60 ve 70'lerin solcu kuşaklarına, 12 Eylül diktatörlüğünden sonraki yılların bitaraf kültürel uygulayıcılarına hiddetli. Kültüre dair bir teklif icat edemediği için çok gergin. Sorulması gereken soru şu: Kültürün ekmek fırınına benzemediğini, randımanlı ve ölçülebilir bir üretim biçimi olmadığını neden anlayamıyoruz? Kültür, Gezi Parkı'nda tanık olduğumuz gibi, kendiliğinden ortaya çıkar. Özgündür ve kendini önceden duyurmaz. Boşluktan bir artı değer üretir; tam da varlığı önceden fark edilmemiş bir boşluktan. Dünyasal bir geleceğe katılıma dair özlemler, İstanbul'un uzun mirasından seçmeler yapıp bunlarla cumhuriyetin modernist tahayyülünü birbirlerine kırdırmaktan geçmez.


Bir muammayla karşı karşıya değiliz. On yıldan fazladır devletin kurumsal yapısı çerçevesinde üretilmiş kayda değer hiçbir mekânsal üretim yok. Geçmişten intihal yaparak geçinen, ancak şimdinin arşivini üret[e]memiş bir dönem. Feci bir manzarayla karşı karşıyayız; sadece Taksim yeya Kasımpaşa'dan değil, her yerden.

*Bu yazı İstanbul Art News Haziran 2014 sayısında yayınlanmıştır.