6/21/2014

İş Birlikleri Üzerine

Yaşar Adanalı’nın Rob389 hakkında Bianet’te çıkan yazısıyla kısa bir süre önce Rob389 ve SALT iş birliğinin nedenleri üzerine yazdıklarım aslen birbirine çok yakın. Tümüyle zıtlaştığımız bir nokta var ki, onu ayrıca tartışacağım. Kitabevlerinin kentlerin simgesel caddelerinden birer birer ayrılmak zorunda kaldığı haberleri sadece İstanbul’dan değil, Paris, Londra, New York gibi kentlerden de geliyor. Bu alışılagelir, beklenilir bir durum oldu, sıradanlaştı. Bunda rantın yanı sıra yüksek KDV oranları, online alışverişin sunduğu kolaylıklar, tablet, e-yayın, zihniyet değişiklikleri gibi olgular etkin olduğu kadar, var olan kültür varlıklarının kent korumasına alınmaması, sivil iradenin marjinalize edilerek günlük verimlilik ve kısa vadeli çıkarlar uğruna etkisizleştirilmesi de söz konusu.

Rob389, 1990’ların sonundan beri uzak ülkelerden gelen arkadaşlarımın şehre varır varmaz uğradıkları iki kitabevinden biriydi; diğeri de Homer’di. Her iki kitabevinin birbirinden farklı ama gayet özenli, süzülmüş bir bilginin hissedildiği seçkileri olurdu. Avrupa’dan gelip iyi kitabı buralarda bulabilmenin ne anlama geldiğini düşünün bir kere.
Dillendirmeyi pek tercih etmediğimiz başka durumlar da var. 1990’ların sonundan 2014’e, Galatasaray-Tünel arasındaki insan trafiği üç-beş-on değil, onlarca kat arttığı hâlde Rob389’un trafiğinde buna mukabil bir artış gerçekleşmedi; trafikle satış orantılı değildi ama kira bedelleri yürüdü gitti. Söz konusu tarihler arasında, İstanbul’a gelen konuklar resmî rakamlara göre on kez, reel olarak en tutucu tahminle beş kez arttığı ve İstanbul nüfusu neredeyse ikiye katlandığı hâlde kamu müzelerinin ziyaret oranlarındaki artış iki misli bile değildir. Yani, İstanbul’daki nüfus ve turist artışı, kitap alma veya müze gezme alışkanlığını etkilemiyor. Zorla değil; her kültürden böyle bir talebimiz olamaz. İstiklal Caddesi şimdilik müze ziyareti alışkanlığından gelmeyen konukları ağırlarken sadece eğlenceye odaklı, üstü açık bir AVM’ye “evriliyor”. Bundan dolayı caddeden çekilemeyiz. Hayatlarına belki de olumlu biçimde dokunabileceğiniz, sonu bilinmez hayırlı bir maceraya, süreç içerisinde sizin de değişeceğiniz bir ilişkiye gene o “kalabalık” içinden teklifsiz ve önyargısız gelenlerle girişebilirsiniz.

Yürüyüş trafiği, turizm parkuru ve yükselen kira bedelleri Rob389’a yaramadığı gibi, kurum, beş yüz metre uzaklıktan beynimizi eriten cıstak cıstaklarıyla bazı kitabevlerinin (veya içinde kitap da olan mağazalara dönüşenlerin) yaptığı gibi kitaptan ricat ederek bir varoluş mücadesine girmedi. Hoş, o kitabevlerini bile yerli/yersiz zincirlere tercih etmeli, zira onlar da daha demokratik bir kültürün tezahürleri.

Ahir ömrünün 21 yılını faal olarak İstiklal Caddesi üzerinde geçirmiş biri olarak endişeliyim. Çok basit bir anlayışla hareket etmek zorundayız, bunun fevkine varmamız gerekiyor ve bu, sorunlarımızı kendi başımıza çözmeye kalkma ve onlarla yalnız kalma anlamına geliyor. İş birlikleri vazgeçilmez ve acil. 

Bir de konuya SALT açısından bakalım. Şu “müze mağazası” dediğimiz, daha önceleri de adı “kitapçı” olan hadisenin son kırk yılını hızla hatırlayalım. 1970’lerin sonuna doğru, ABD petrol krizinden çıkarken (petrol krizinin de müze-sermaye ilişkisinde pekâlâ yeni bir pencere açtığı söylenebilir) “blockbuster” dediğimiz türden sergiler peydah oldu. Bu sergilere mini müze mağazaları ve eşantiyon üretimi eşlik etti. New York’taki Metropolitan Museum of Art’ta, bu mağazacıkların sergilerin hemen çıkışına yerleştirildiği de oldu. Monet resmini görüp Monet eşarbını alırdınız veya tam tersine eşarptan sergiye geçiş yapardınız. Van Gogh, Monet, Dali, Chagall gibi sanatçıların “kitsch” statüsüne erişmesi de o dönemde başladı. Yanlış anlaşılmasın; sanatçıların kendilerinden değil, yerleştirildikleri konumdan söz ediyorum. O zamanın lingua francasında bu mağazacıklara “basınç atma” noktaları denirdi. Tabii, o zamandan beri müzelerdeki metrekare oranlarının nasıl değiştiği; mağaza, kafe, lokanta, lobi gibi mekânlar ile mütevelli heyeti odaları ve özel etkinlik alanları büyürken sergi ve depo birimlerinin küçülüşü, ardından da eser depolarının şehrin dışına atıldığı gerçeği herkese malum. Bugünlere dönersek, New York’taki MoMA -ki bu konuda en işini bilendir, markayı nakde çevirmede üstüne yoktur- yılbaşı katalogları, online satışları, mağazaları ve Tokyo gibi kentlerdeki franchise’ları üzerinden yılda 150 milyon dolardan fazla satış yapıyor. Yanlış okumadınız. Müze-mağaza ilişkisi artık doğallaşmış durumda, değil mi? Hani müzelerin lokantaları gibi, olmasa yadırgarsınız ama mesela Matisse’in Dans’ı sergiden kaldırılsa zor hatırlarsınız. Aşırı tabi ama bundan daha 150 yıl önce bir müzenin birden fazla tuvaleti olması bile tuhaftı. Müze bedensel değil, zihinsel bir meşgaleydi. Müzelerde çok uzun zamandan beri kitabevleri bulunmaktaydı ama bunlarda, yapılan sergilerin katalogları, koleksiyondaki sanatçılar üzerine monografiler, koleksiyon hakkında bir yayın, az da kartpostal, bilemediniz poster vardı. Sonraları işin içine eşantiyon, eşarp, kalemtıraş, atlet, lamba, anahtarlık, kitap ayracı, çanta, şemsiye ve bok püsür girdi. Madrid’deki Reina Sofía’nın Nouvel yapısındaki üç katlı şahane kitabevi gibi nadir örnekler dışında, artık müzelerde hakiki bir kitabeviyle zor karşılaşır olduk. 

Her şeyin “lifestyle” olduğu bir zamandayız. Ancak bazı konular vardır ki, ne ciroya ne de sirkülasyona feda edilir. Bu, sırf iyi satıyor diye resim yapmaya; kalabalık gelecek diye genele müsait sayılan, çiğnenmiş ciklet gibi programlar gerçekleştirmeye ve sanatçı markalamaya benzer. O kanal bir kez açıldığında, önüne gelen her şeyi süpüren başlı başına bir güce döner. Popülizmin geçmiş tasası ve gelecek hayali yoktur. Günü tüketmekten ötesini bilmez, tüketince daha da “extra large”ını talep eder. Oluşturduğu her türlü başarı kriteri sayılara aittir; kaç kafanın kapıdan girdiğine, basında kaç santimetrekare yer aldığına bakar. Bu yöntemle inşa edilen bir kurum, bu yönteme uygun kadroların oluşumunu talep eder. 

SALT, Rob389’la dünyanın bir kurum içinde yer alan en iyi kitabevlerinden birine değil, apayrı bir bilgi setiyle gelen bir kültür hizmetine de kavuşmuş oldu. Hem SALT hem Rob389 farklı katılımcıları, merakları bir çatı altına alarak farklı bir ufuk açıyor. Bu iş birliği, dahası kader birliğinin SALT’ın kültürel programlarına katkısı muazzam. Mülakatlar, kitap tanıtımları ve benzer faaliyetlerle daha bütünsel bir kurum bekliyoruz.

Bunları yazıyorum, çünkü Adanalı’nın kamu hizmetinde ve kamusal sahipliğe yönelik bir kurumla bir AVM’yi karşılaştırmasına üzüldüm. 


Önceki yazımda söylediklerimi bunda da tekrarlıyorum: