5/12/2021

Budapeşte Tiyatro ve Film Sanatları Üniversitesi

Macaristan: Kültürel Politik Durum ve Neler Olabileceği

Gergely Nagy


Budapeşte Tiyatro ve Film Sanatları Üniversitesine dair son durum üzerine -Internationale Online'da yayımlanan, sınır ötesi işbirliklerinin değerini de hatırlatan bir yazı. Küçük bir bölümünü çevirdim, tümünü okumakta yarar var.


“... Aynı zamanda, hükümetin desteklediği yeni mütevelli heyetleri,  öğrencilerin son sömestirini geçersiz kılmak, onları tarihten silmek ve eğitimlerini engellemeye çalışıyorlardı. Çok sayıda propaganda medyasının yardımıyla öğrencileri karalama, hayatlarını karartma girişimlerinde bulundular. Pandemi, yapıları boşaltmak için bir bahane olarak kullanıldı ve böylece üniversite tamamen kapatıldı. Durumu yeni başlangıçlar ve büyük finansman vaatleriyle düzeltme çabaları devam ediyor, ancak SZFE Tiyatro ve Film Sanatları Üniversitesi, yüz elli beş yıldır olduğu gibi artık mevcut değil. Okuldan ayrılan öğrenci ve hocaların yeni bir kurum kurmalarıyla birlikte bambaşka bir biçimde yeniden dirildi. Şimdi bir STK olarak faaliyet gösteren FreeSZFE, yeni bir bağımsız sanat üniversitesi kurma hedefleriyle eğitimlerine devam ederken yeni bir yapı arayışındalar.


Mutlu son mu? Hayır, hiç de değil. Bugün, Macaristan'da özerk, STK temelli bir kurum kurmak neredeyse imkansız. Budapeşte'deki mevcut muhalefet şimdilik destek veremiyor ve vermeyi de tercih etmiyor. Yani, öğrenciler, sadece yurt dışındaki ortak üniversitelerden gelen dış desteğe güvenebilirler.


İlk önemli adım geçtiğimiz günlerde bu makalenin çıktığı gün gerçekleşti. FreeSZFE, beş yabancı üniversitenin daha yardım eli uzatacağını, dolaysıyla eğitim ve öğretimlerinin süreceğini ve öğrencilerin diplomalarını alacağını duyurdu. “Acil Çıkış Programı” aracılığıyla, ortak üniversitelerin tümü, uygun öğrencilerin aldıkları ders ve sınavları kabul ederek gerekli evrakları hazırlayacak. Bu çalışma modeli yeni bir eğitim kurumunun kurulmasına da faydalı olabilir ama zorlu bir süreç sonunda ...”

3/04/2021

Kültür ve Sanatın Ekolojisi Konuşması

 


Bu konuşmayı “Kültür ve Sanatın Ekolojisi: Sanatın yenileyici yaşam döngüsü” başlığı altında  yaptım. Küçük revizyonlarla aşağıda aktarıyorum.

Kültür Buluşmaları: Kültür ve Sanatın Ekolojisi

A Corner in the World

Diyarbakır, Gaziantep, İstanbul, İzmir

27/11 – 13/12/2020

Kültür Buluşmaları: Kültür ve Sanatın Ekolojisi • Kültür için Alan



Kiminizin bazı söylediklerimle sükutu hayale uğramanız kuvvetle muhtemel. Duruşum kültür idaresi ve özellikle de avrokrat kültür idaresine oldukça mesafeli. Şeylere mevcudiyetinden ötürü değil, müstesna olduğu zaman heyecan duyuyorum. İdare öncelikli tutumların kapladığı alan, ürettiği velvele ve fonlarla ayrıcalıklı samimiyetin bu alana ne kadar yararlı olduğu konusunda da endişelerim baki ancak bunları değiştirmenin yolunun katılımdan geçtiğinin farkındayım. 


Yakın zamanda 20. Yüzyılın en değerli müze insanlarından Willem Sanders hakkında bir kitap okuyordum. Sanders hakkında yakını, Hollandalı kültür felsefecisi Jan Kassies 1960'larda şöyle yazıyor: 

Onu ilgilendiren dünyayı değiştirmektir. Sanatı ve sanatın yaratılışını da bu perspektiften okur. Sandberg, sanatçılar ile sanatla iştigal edenler arasında bir ayrım yapar. İkincisi her kültüre gereklidir, ancak asıl sanatçı bize bildiğimizden farklı bir dünya gösteren insandır. Bu yaklaşımın romantizmle bir ilgisi yok. Sandberg'e göre gerçek sanatçı bize kaçılacak başka bir dünya sunmaz, bize yaşayacağımız başka bir dünyayı gösterir. Sandberg, Stedelijk Müzesi'nde, hakiki sanatçılara çalışmalarını sergileyebilecekleri bir yer sağlamayı, mümkün olduğunca çok insanı sanattan ziyade dünyada olup bitenlerle ilgili bilgilendirmelerini sağlamayı görev biliyordu. Bu tür fikirlere sahipseniz, sanat hakkında bildiklerinizin güvenli dünyasına, müze dünyasına kilitlenmez, dünyayı değişen bir dünya olarak değil, değiştirilebilen bir dünya olarak görürsünüz.”

Jan Kassies’i anmak özellikle gerekli. 2. Dünya Savaşı sonra Hollanda’sında kültürel-politik fikirlerin gelişmesinde önemli bir rolü var. Erişim ve katılımcılığın anahtar kavramlar olduğu geniş bir kültür kavramını yerleştirenlerden. İkinci Dünya Savaşı'ndaki sanatçı direnişinden doğan sanatçılar dernekleri federasyonunun yöneticisi olarak farklı kültür sektörlerinin önceliklerini birleştirmeyi başarıyor. Federasyonu, sanat dünyasının hükümete etkin bir şekilde baskı koymasını sağlayan bir organizasyona dönüştürmeyi başarıyor. 


Bugün ise kültür ekosisteminden söz edemeyeceğimizi, etsek de zayıf, narin ve gittikçe artan tehlikeler altında olduğunu biliyoruz. Özneler, kişiler kurumlardan çok daha güç durumda. Bunu depresyona girmek, biçare kalmak için söylemiyorum, aksine, koşulları analiz etmek, buradan çıkış yollarını araştırmak, hazırlıklı ve planlı olmak gerektiği için ifade ediyorum. Başarı garanti değil ama şeylerin kendi kendine savrulup kaybolacağına, engellerin önümüzden kendi kendine kalkacağına inanacak kadar naif ve pasif olamayız. Türkiye’deki durum genel hatlarıyla başka coğrafyalarla  benzeşiyor ama bu kader birliği yaptıklarımızla ittifaklar yapabiliyoruz anlamına gelmiyor.


Kurumlar ne tür tehlikeler altında?

Hindistan, Rusya, Çin ve diğer bazı ülkelerde deneyimlediğimiz gibi, artan sayıda hükümet, kültür kurumlarına ülke dışından desteği engellemenin yollarına başvurmaktalar. Bu önemli, zira 2004 Aralık ayında Avrupa Birliği katılım müzakereleri ile, hem AB’nin hem de farklı AB ülkelerinin Türkiye'yi öncelikli coğrafya alması ile birlikte derinleşen fon imkan ve desteklerini zorlaştırma konusu burayı bağlıyor. Çok endişe veren bir gelişme 2016 yılında Türkiye’nin, tek taraflı ve gerekçesiz bir kararla sanat üretimi ve bu alanda karşılıklı paylaşım için fon sağlayan Avrupa Birliği (AB) Yaratıcı Avrupa Programı'ndan [Creative Europe] çekilmesiydi. 

 

Macaristan, İsrail, Mısır, Rusya, Kamboçya ve Uganda'da 2017'de kabul edilen "yabancının vasıtası" kanunu (foreign agent law) beş ay önce Nikaragua'da da yürürlüğe girdi. Söz konusu ülkelerin çoğunda canlı/yaşayan kültür ifadelerine yönelik devlet desteği, devlet fonları olmadığını hatırlatmaya gerek yok. O fonlar genellikle arkeolojik usullerle diriltilmiş bir takım popülist faaliyetlere devrediliyor. Diriltme esnasında tarih manipülasyonu, folklorik masallar, milliyetçi fantastik anlatılar devreye giriyor. Özel sektörün de, ceberrut hükümetlerin tepkisinden korkarak belli projelere destek vermekten çekildiklerini hatırlatayım. Kimi zaman, büyük kent idareleriyle merkez hükümet arasındaki politik farklılıktan ötürü, kent desteği sürebiliyor. Örneğin Avrupa’nın iki gayri-liberal kapitalist ülkesi Macaristan ve Polonya’da, büyük kentler, Varşova ve Budapeşte belediye başkanlıkları sivil platform ve yeşillerde. Bu da her türlü kültür sanat kurumuna bir korunak sağlayabiliyor. Destek oldukları anlamında değil, köstek olmamaları bile değerli artık.  


İsrail parlamentosu Knesset, 2012’de, aldığı desteğin yarıdan fazlasını, buna Avrupa Birliği fonları da dahil olmak üzere, ülke dışından edinen STKların destekleri kullanma biçimini sürekli raporlamalarını şart koşan bir yasa çıkardı. Mevzuat, Filistin hakları için mücadele eden STK’ları hedef alıyor. Dış finansman kaynaklarını ifşa etmek zorunda olmayan sağcı yerleşimcileri destekleyen STK'lar ise bu yasadan etkilenmiyor. 


“Yabancının vasıtası"  kanunu Rusya’da da STK'ların faaliyetlerine ket vurmak için uygulanıyor. Sadece STKlar değil, 2021de kanun bireyleri de içermek üzere genişletildi. Bu yasayla uluslararası STK ağları işlevsizleştirilip kaynak seferberlikleri zorlaştırılıyor. Yasaya göre STKlar "Siyasi faaliyetlerde” bulunamazlar. Oysa, siyasi faaliyet kavramının net bir yasal tanımını yapmak mümkün değil. Bu belirsizlik yasanın manipülasyonuna ve belli STK'ların tercihli olarak yargılanmasına yol açıyor. Rusya’daki yasa, siyasi faaliyet, kamuoyunu etkileme ve kamu politikasını şekillendirme çabalarını, yani çoğu STK faaliyetini kapsıyor. Bilim, kültür, sanat, sağlık hizmetleri, sosyal destek, annelik ve gençlik ile ilgili faaliyetler, engellilere destek, sağlıklı yaşam tarzlarının teşvik edilmesi, beden eğitimi ve spor, ekoloji, hayırseverlik ve gönüllülüğün desteklenmesi buna dahil. Birçok STK kamuoyunu bilinçlendirmekte, şekillendirmekte ve kamu politikası seçeneklerinin tartışıldığı konferans ve workshoplar, programlar düzenlemekteler. Dolayısıyla, yasanın kapsamı, açıkça siyasi faaliyette bulunmayan çok sayıda STK'yı içermektedir. 


Çin’deki STK yasası ise, hükümeti, yolsuzlukla mücadele, ekoloji, temel haklar, demokrasi ile ilgili yükümlülüklerini, hesap verilebilir kılmaya çalışan sivil toplum kuruluşlarını itibarsızlaştırmak ve susturmak için 2013 yılında başlayan bir dizi önlemin bir parçası olmuştur. "Bir takım Çinli gazetecilere göre, STK'lardan beslenen ABD etkisindeki yumuşak güçler, Çin'in hükümet organları, akademiler ve yüksek öğrenim kurumları arasında yayılmış durumdalar. National Endowment for Democracy ve Ford Foundation gibi STK'ların ABD'nin "küresel hegemonyasını" ilerlettiği ve Çin’in iç işlerine "büyük müdahale"lerde bulundukları iddia ediliyor. Amerikan STK'larının Çin üniversiteleri, Sosyal Bilimler Akademisi ve diğer araştırma kurumları ile bağlantılarını Çinli bilim adamlarıyla ilişkiler geliştirmek için kullandıklarını savunuyor. Bu kişiler "Çin'deki Amerika'nın sözcüsü oluyor, insanları sosyalist ekonomik politika konusunda yanıltıyor ve Partinin ideolojik bütünlüğüne zarar veriyor." Fanteziler sonsuz.  


ABD’ye gelince, daha üç ay önce Cumhuriyetçi partinin önde gelen şahinlerinden Newt Gingrich şöyle bir mülakat verdi: “Hollywood ve siyasi seçkinlerin çoğunluğu ... Amerikan halkına radikal, aşırı sol bir gündem dayatmaya çalışan kültür kurumlarını kontrol eden güçlü bir sistemin bileşenleri. Bu ortamda birçok Cumhuriyetçi ve muhafazakar kendini haklı nedenlerle güçsüz, hatta çaresiz hissediyor: İtirazlarını budayan siyasi ve kültürel bir makine var.”  Bunun benzerini Türkiye'de de çok duyduk.


Türkiye’de “sivil toplum kuruluşları” konusuna gelirsek durum pek farklı değil.  STK üyelerinin nüfusa oranı, demokratik gelenekleri yerleşik ülkelerde daha yüksek. Örneğin, İsveç’te sendika üyeliği %49 ve herhangi bir insani yardım ya da hayır amaçlı kuruluşa üyelik oranı %29. Mısır’da ise sendika üyeliği binde üç ve herhangi bir insani yardım ya da hayır amaçlı kuruluşa üyelik oranı binde beş. Türkiye, %5.5 civarında olan STK üyeliğiyle, katılımın nüfusa oranının düşük olduğu ülkeler arasında yer almakta. Mısırın on misli, İsveç’in onda biri. Peki, STK’lara üyelik neden düşük? Bir araştırmaya göre sebepleri çeşitli, bu sebepleri tahmin edebileceğinizi düşünüyorum ama ben gene sıralayayım. En kilit nokta şu: Türkiye’de kişiler, sivil toplumu demokrasinin önemli bir parçası olarak değerlendirmiyorlar. Dolayısıyla, STK’lara üye olup demokrasiyi güçlendirmek bir seçenek değil. İkincisi, toplumun önemli bir kısmı, insanların, çekinmeden, korkmadan STK’lara üye olabileceğine inanmıyor. Hatta, STK’ların iktidardan bağımsız hareket etmeyeceklerine de iknalar. Yani, toplumun büyük kısmı, STK’ların iktidardan çekindiklerini düşünmekte. Son olarak, Türkiye’de kişiler STK’ların siyasete ve politika üretimine etkisinin yüksek olmadığına inanıyorlar. 


Bunun ardında yatan Türkiye’de devletin kuruluşundan itibaren STK’lara olan tutumudur. Türkiye’de devlet, STK’lar üstünde sıkı bir denetim mekanizması oluşturmuş. İktidardaki hükümetin ideolojisine bağlı olarak çeşitli dönemlerde bir grup STK kapatılmış, sınırlanmış ya cezalar almıştır ya da bir grup STK devlet tarafından desteklenmiştir. Bu tarihsel süreç, Türkiye’de kişilerin STK’lar ile ilgili tutumlarını şekillendirmiş. Türkiye’de kişilerin önemli bir kısmının, STK’ların devletten bağımsız hareket etmediklerini, çekindiklerini ve devlet tarafından kanun yapımı sırasında dikkate alınmadıklarını düşündüğünü biliyoruz. Ama, aynı zamanda, Türkiye’de STK üyeliğinin düşük düzeyde kalması, STK’ların da demokratik işlevlerini tam olarak gerçekleştiremediği anlamına da geliyor. İki ay önce Ateizm derneğinin Diyanet İşler Başkanı Ali Erbaş’ın 'ahirete inancı olmayanların her türlü kötülüğü yapabileceğini' sözleri nedeniyle suç duyurusunda bulunması üzerine dernekler masası Ateizm gözdağı vermek üzere ani denetim başlattı. 


Dünya’da da , devlet ve dini müesseseler tarafından kurulan veya kollanan STKlar (dernekler, vakıflar vb.) aslen sivil toplum kuruluşları olmamalarına rağmen revaçtalar. Bir anlamda, yükselen neoliberalizmle, sendika gibi sınıf temelli, çalışma mekânına göre, sektörel örgütlenmeleri yeniden biçimleyen STK evrenine, son yıllarda, iktidarların araçları da girdi. Bu da neoliberalizm sonrası toksik ortamın özelliklerinden biri. Yani, devletler, paravan STKlara fon aktarımıyla da yol tıkayabiliyor.


Bu yıl içinde, Kahire'deki Contemporary Image Collective ve Türkiye’den Anadolu Kültür kar amacı gütmeyen şirket olarak örgütlendikleri için sorgulandılar.  Polis, Contemporary Image Collective’in mekânını bastı. Kurucusu üç hafta boyunca evine gidemedi. Web sitelerindeki tarife göre ‘Görsel kültür, sanatsal pratik ve eleştirel söylemin örtüşmesine ilgi duyan CIC, Kahire merkezli bir kültür kurumudur. Sergiler, gösterimler, konuşmalar, eğitim ve bilgi alışverişi, araştırma, yayınlar, kamuya açık bir kütüphane ve çeşitli görüntü üretim imkanlarını birleştirir.’ 


Kar amacı gütmeyen şirket modeli, dünyanın birçok yerinde dernek ve vakıf gibi işletmelerden daha güvenli ve daha bağımsız olduğu görüldüğünden, kuruma hükümetlerin müdahalesini en aza indirmek için kullanılmaktaydı. Öngörülen, devletle sadece finans ilişkisiyle sınırlandırılmış bir modeldi. Artık durum bu tarz kurumlar için de farklılık göstermemeye başladı. Nasıl ki vakıflar kapatılarak kamu kurumlarına devredilebiliyor, bir vakıf olan Şehir Üniversitesi'nin Marmara Üniversitesi’ne devri gibi, dernekler de faaliyet alanlarına göre sert ve tercihli denetimlere maruz kalıyorlardı, artık kar amacı gütmeyen şirketler de sorgulanıyor. 


Kimi ülkelerdeki kurumlar da, İsveç, Hollanda gibi yerlerde vakıf kurarak fonlarını ülke dışında garantiye alıyor. Bu özellikle Venezuela, Lübnan gibi ülkelerde gayet kritik zira resmi döviz kurları ile karaborsa kurları arasında çok ciddi fark olabiliyor. Transferleri gerektiğinde ve gerektiği kadar yapmak yararlı ama bu da her kurumun altından kalkabileceği türden bir operasyon değil. 

 

Dünya genelinde bağımsız kültür kurumları baskı altında ve ülke dışından bağışları imkansız kılan yasalar çıkarılıyor. Hükümetlerin sağ veya ve sol tandanslı olması hiç önemli değil, otoriter ve otokratik olmaları ortak paydaları. Milliyetçi, korumacı iddiaları olan hükümetler, bağımsız kültür kurumlarını, istenmeyen STK'lar olarak değerlendiriyorlar. STK konusu önemli, zira kültür kurumlarının, tercih etseler de etmeseler de, kendilerini ayrı görseler de, STK’laştırılmaları söz konusu. Gene Kahire’den bir örnek vereyim, Townhouse sanat merkezinin kurucularından William Wells 1985 yılından beri yaşadığı Mısır'dan sınır dışı edildi. Mısır’da bağımsız kültür faaliyetleri üzerindeki kısıtlamalar ve yabancı fonlara bağımlılıkla ilgili sorunlar sürmekte. 1998’den beri devlet denetimi ötesinde bir kültürel ekoloji yaratma ve gençlere kendilerini özgürce ifade etmeleri ve eleştirel düşünceler için bir alan sağlamaya yönelik amansız çabalarıyla tanınan Townhouse sonunda havlu attı ve kapanma yolunda. 


Bu yeni yapısal şiddet altında, kurumlar çoğu zaman yabancıların çıkarlarının vasıtaları gibi kamuya sunuluyor. Geçmişte sadece “kozmopolit” veya “uluslararası” olarak algılanan ve çoğunlukla önemsenmeyen kültür kurumları de artık hedef tahtasında. Genel ahlak, anane, din, örf, milli, yerli her nevi “hassasiyet” kırmızı çizgi olarak ifade edilirken, LGBTi hakları, kadın hakları, türlerin hakları, suyun, toprağın hakkı “hassasiyet”lere dahil edilmiyor. Eğer, sözde “yabancıların çıkarlarının aracıları” zaman zaman “iç düşman” olarak da tanımlanıyorsa, bu tanımı yapan ideolojilere yatırım yapan siyasi hareketler azınlık toplulukları için giderek büyüyen bir tehdite dönüşüyor. Kültür sanat sektörü de bu azınlık topluluklarının bir ögesi.


Buradaki en çarpıcı özellik, devletlerin birbirlerinden denetim mekanizmaları kopyalamaları, adapte etmeleri ve birbirlerine benzer bir dil kullanmaları. Dolayısıyla, en hakiki, en vatansever olduğunu iddia eden hükümetler, tam da aksine, kültür ifadelerine küresel anlamda benzer bir baskı koyuyorlar, bu konuda gayet enternasyonal bir kötülük ağının ögeleri. Egemenlerin ekosistemi kusursuz çalışıyor. El yükseltiyorlar, daha önce hiç yapılmamış bir kötülüğü yapan bir sonrakine örnek oluyor, baskıcı pratikler gittikçe normalleşiyor.


Mısır hükümeti dünyada “yabancı müdahalesine” kafayı takmış ülkelerden, üstlerine yok. Öte yandan, Mısır'da yabancı fonların en büyük alıcısı Mısır hükümeti ve Mısır ordusu. Ordu, ABD'den yılda 1,3 milyar dolar yardımı alıyor ve ekonomisinin %25-40 arasını tutan, makarnadan maden suyuna ve füzelere kadar her şeyi üreten bir iş imparatorluğunu kontrol ediyor. Yabancı komplolardan işbirliklerinden, çıkar nehirlerinden söz ediyorsak kimden söz ediyoruz sahiden? 


Kültür ve sanat ekolojisinin belirli birey ve kurumlarının hükümetlerin gözlerine batmasının farklı nedenleri de var. Kurumlardaki profesyoneller sınıfı, geçmişe göre artan sayıda kamu aydınlarından mütevellit. Kamu mekânlarının seyreldiği, üniversiteler üzerinde baskıların yoğunlaştığı, artık korunaklı olmadıkları, şirket ve müşteri modunda ilerlemeleri, kültür kurumlarının potansiyelde biçimlenmesine sebep oluyor. Aynı zamanda, sanat kurumları, sanatın genişletilmiş tarifleriyle ilgileniyorlar.  Çoğunun programları sergilemeye bağlı değil veya şovla sınırlı değil, söylemsel manada muazzam bir ihtiyaca hitap ediyor ve nefeslenmeyi sağlıyorlar. İklim krizinden mutenalaşmaya kadar her alanı kesen pratikler içindeler. Dolayısıyla farklı birikimlerden gelen kurumlar ve buralara emek verenler, klasik kurumlara göre çok daha açık ufuklular ve hayatımızı zenginleştiriyorlar. 


Tam da burada “ekosistemden” söz edelim. Dünyada kültür sektörü ortadan ikiye ayrılmış durumda. Ama bir gövdeden çıkan dallardan söz etmiyorum. Durum öyle değil, ekolojisi anlamında, benzer kaynaktan, benzer geçmişten, benzer kökten, hatta aidiyetten hareket etmiyor. Bir yanda büyük sergiler, genel izleyiciye, turistik algılara, boş zamanların doldurulmasına hizmet eden fuarlar, müzeler, pırıltılı programlar, reklamlar, billboardlar var. Öte yanda ise girişimler, özerkler, bağımsızlar, deneyseller ve huzursuzlar var. Bu birbirinden bağımsız iki ayrı kanal. Bunların ara kesitinde olduğunuzu sanabilirsiniz ya da bağımsız bir kurum olarak bir müzede iş yapabilirsiniz. Ama bu günün sonunda yollarınızın ayrı olmadığı anlamına gelmiyor Müzenin sizi kullanmadığı anlamına da gelmiyor.


“Ekosistemin” moleküler kurumlar tarafı ne durumda? Onlar, olağanüstü derecede yerelleştirilmiş, izole edilmiş ve baskı altında ortamlarda yaşıyorlar. Bir zamanlar sığınak olarak algılanan --saklanacak, güvende hissedilecek, kaynakları kullanacak / paylaşacak yerler olarak kurumlar-- ulusal finansman eksikliği, hükümetlerin artan kısıtlamaları ve COVID-19 nedeniyle daha da büyük bir belirsizlikle karşı karşıya.


Değişen bağlamlara uyumlanmaya izin veren, esnek stratejiler oluşturmak gerekiyor, bunların ne olduğunu bilmiyorum, hazır reçeteler yok, kurumdan kuruma, konumdan konuma değişebilir, dolayısıyla bir reçete sözlüğüne ihtiyaç var. Böylesi bir sözlük de, enternasyonel birliktelikleri gerektiriyor. Farklı yerlerde farklı kurumlar nasıl stratejiler geliştirmekteler, onlardan nasıl öğreniriz, birlikte nasıl düşünürüz? Nerede, nasıl toplanırız? Bunun için ufkunuzu Avrupa’nın çok ötesine çevirmemiz gerekiyor. Mesela, yararlı örnek ve tavsiyelerin gelebileceği en son coğrafya Hollanda ya da İsveç filan olabilir. Kültür koridorlarında kamu fonlarına endeksli, Orta-Batı Avrupa koridorunu önceliğini bir kenara bırakmak zorundayız. Olmasın değil, ama ekolojinin ana hattı olamaz.  


Sorgulamadığımız alışkanlıkları da bir kenara bırakmamız  gerekiyor. Mesela, yerelde kendi gelirimizi yaratmaya yönelik çabalar neler olabilir? Fon peşinde koşmanın, gönüllülüğün ve öz-sömürünün bir sınırı var. Bir çok insan varını yoğunu, hayatını buna adamış durumda ve yorgun. İkincisi, kaynak, mekân, altyapı, ve kapasite paylaşımı konusu. Mekânları farklı topluluk ve program türlerine açma ve rekabeti ortadan kaldırmak mümkün müdür? Rekabete dayalı olmayan bir kültür ortamı nasıl geliştirilebilir? Sektör birliktelikleri ötesinde, farklı alanlarla dayanışma da gerekiyor, STKlar, avukatlar, melez tartışmalar.


Kimin desteklediği, kimin desteklendiği, kimin kurum içinde olduğu ve kimin dışında olduğu arasındaki sınırları belirsizleştirmenin yararlı olduğunu düşünüyorum. En rahat konumunda olanların destekçiler olduğuna inanıyorum. Rahatlar, çünkü bir kriz durumunda destek vermekten vazgeçip yön değiştirebiliyorlar. Verdikleri desteğin çoğu da, sizlerin gerçek ihtiyacınıza göre değil kendi parametrelerine göre oluyor ve bunlar aniden değişebiliyor. Bu, özellikle, çok iyi bildiğiniz gibi, yabancı kültür kurumlarının genel durumu. Bir de şu var, yıllar içinde çok az kültür kurumunun, kurumda veya özerk çalışan bireylere doğrudan ihtiyaç desteği veya yardım fonları açtığını gördüm. Karşılık beklemeksizin, ekolojinin en önemli unsurları bireyler ve çalışanlar olduğu için bu desteğin olmaz ise olmazlığından söz ediyorum. Geçici bir "residency"ye çağırmak veya geçici sığınma anlamında değil, gerçekten de var oldukları için, vazgeçilmez oldukları için destek gerekiyor. Dahası, ekolojinin aktörleri, sergi kuranları, set işçileri, boyacıları, asistanları, çevirmenleri, editörleri, tasarımcıları ve bir dizi başka insanı da kapsıyor. Güvencesiz çalışanlar çoğunlukta. Oysa ekosistem varsa hepimiz için var. 


Destek verenler birçok anlamda sorumluluk paylaşmıyor. Destek veren ile alan arasındaki mesafenin yeniden düşünülmesi, sorumluluklarda ortaklık, mali yardım ötesinin biçimlenmesi lazım. Bu yapılmazsa ekolojiden söz edemeyiz. Burada, mentorluk programlarından falan söz etmiyorum, her şeyin “normal”, her yerin orta batı avrupa olmasından, kültür idaresi reçeteleri vermelerden, networking faaliyetlerinden söz etmiyorum . Bir sıkıntıya girilecekse hep beraber girilecek. 


Kültür ve sanat ortamını, bir sığınma alanı, haklarından mahrum bırakılmış, ötekileştirilmiş veya hedef alınan toplulukların güvenebileceği bir “korunma” yeri olarak düşünmek durumundayız. Bu manada, eskiden "manastır" kavramını kullanıyorum.  Artık, “fermentasyonu” (mayalanma) tercih ediyorum. Bu kavramı düşünürken, küratör ve sanat eleştirmeni Nina Möntmann’ın ikinci kurumsal eleştiri dalgası bağlamında tartıştığı saydamlık ve opaklık gibi kavramlar aklımdaydı. Neye karşı opak olduğunu bilmek ve opaklığı bir araç olarak kullanmak değerli. Sanatla ilgili kurumların, üzerlerindeki teşhir ve temsil baskısından ötürü gözden kaçan, yaşamsal rolleri var. Nasıl ki müzeler eserleri, araştırma kurumları arşivleri koruyorlar, aynı şekilde insanlar, söylemler, araştırmalar, tartışmalar da korunmaya muhtaç. Sığınanlara ve üreticilere destek olmak da kültür ekolojisinin bir ögesi olmak durumunda. Şeyler kendi zamanlarını gerektirir, dolayısıyla, koruma faaliyetlerinin, alan açmanın karşısında bir karşılık veya bir çıktı beklemeden hareket etmelisiniz. Yatırımınız mütekabiliyet esası üzerine olmamalı. Gözden uzak bir faaliyet olarak fermantasyon zaman ister, bu zamanı vermeli ve sabırlı olmalısınız.


Neoliberalizm sonrası toksik ortam fermantasyon kavramını acil kılsa da bu kavram her zaman gerekli olmuştur. Mutlak bir güvenlik yoktur. Medya teorisyeni, Vilém Flusser, yıllar önce, çatının sizi güneş ve yağmurdan koruduğunu, kapının sokak ile ev arasında bir eşik, pencerenin dış dünyayı seyrettiğiniz bir yer olduğunun sanıldığını ancak; ama antenler, televizyon ve telefonla evin artık bir sığınak olmadığını yazmıştı. Artık hepimiz daha da açıktayız, yani opaklık kolay ve hazır bir durum değil. Kurumlar, finansal, politik ve hukuki nedenlerle risk altında girdiğinde, korunaklı bir ortam olma kapasiteleri azalıyor. Yine de, kamusal alan üzerine tartışmalardan bildiğimiz gibi, değişim sokakta gerçekleşse de, ortasında kamuya açık bir masanın bulunduğu bir hortus inclusus’da (iç bahçede) mayalanır.  Bu tartışmanın basit bir nedenselliğe kurban edilmesini istemem. Kısaca, şunu söyleyebilirim; içerisi ve dışarısı birbirine kategorik anlamda zıt, bağlantısız kavramlar değildir. Bir kuruma destek verenle destek alan arasında ilişki de bağlantısız olamaz, kurumun korunaklı bir yer ve zaman sağlaması ile kurumun kendisi de bağlantılıdır.


Sanat ve kültür kurumları, hükümetlerin saldırgan milliyetçiliğine, popülist söylemlerine, itibarsızlaştırmalara karşı duran kurumlar arasında öncü olmak durumundalar. Bunu, kurum pratikleri anlamında işaretleyin, nümayişten bahsetmiyorum, saldırganlığı aynalayıp benzer bir saldırganlıkla haykırmaktan hiç söz etmiyorum. Kurumun, işleyişinde, milliyetçiliğin karşısına koymak zorunda olduğu değerlerden bahsediyorum. Bu değerlerin bir veçhesi de sınır ötesi işbirliklerini devrede tutmaktır.  


Kurumların, kriz zamanlarında aracılıklarını, taşıyıcılıklarını, bağlamlarını ya da güçlerini nasıl yayabileceklerini araştırmaları lazım.  Bu COVID "öncesi" ve "sonrası" açısından değil, şimdi ne yapılacağı konusunda da yoğun bir şekilde düşünmeyi gerektiriyor. Ayn zamanda, krizin, pratiklerimizi toplu bir gözden geçirmeye fırsat verdiği aşikar.  Örneğin, kurumlarda bu denli güvencesiz koşullarda, hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye çalışmanın manası ne olabilir? Internete her tür veriyi, konuşmayı, programı yükleyip, bir şey yapmış olmayı sanmak olsa olsa sanrıdır. Baştan düşünelim, programlarımız zamanın ihtiyaçlarına cevap vermekte manalı mı sahiden? Bilgi üretmenin, ittifaklar kurmanın başka ne yolları olabilir? 


Bir konuya, sanırım, hepimiz iknayız. Gereksiz seyahatlar, uçuş mili hesaplamalar sonlanmış olabilir ama kişilerin bir araya gelebilecekleri, kaynaklara başvurabilecekleri, işlerini paylaşabilecekleri, bir eğitim alanı ve buluşma yeri olarak işlev gören fiziksel mekân ihtiyacına her zamandan çok ihtiyaç var. Özellikle de marjinalleştirilmiş yerler, seyahat ve kültür çevirmesi olmaksızın daha da marjinalleştirilecektir. Bu az seyahat edilen bir kentteki küçük bir kurum olabileceği kadar, turistik bir kentin küçük bir kurumları da olabilir. Şurası açık, Covid-19un ardından fiziksel hareket serbestleştiği zaman eforik bir curcunaya gireceğiz, bunun hatırı sayılır bir veçhesi de eğlence ve keyif sektöründe bir patlamaya tekabül edecek. Eğlence ve boş zaman kullanımına müzeler de katılacak, sanat ile keyifin symbiosisi bir yana, yeni medya ortamları da gözümüzü alacak. Rehabilitasyon böyle bir şeydir. Bu yeni durumda, covid-19 ile ekolojisi iyiden iyiye dağılmış olan ilgili olduğumuz kültür ortamında ne yapılabilir?


Sanat pratikleri, dayanışma projeleri aracılığıyla, daha geniş bir politik, aktivist topluluğun parçası olabilir mi? Birlikte çalışma, paylaşım ve dayanışma nasıl gerçekleşecek? Ama önce dayanışmanın bir nedeni olması gerekiyor. Dayanışmak iyidir deyip geçemeyiz. Sloganlaştırılmayız, “işbirliği iyidir” “görsel kültür iyidir” demek yeterli değil. Baştan aramızda çelişkiler olacağını kabul etmeliyiz. Sürekli uyum ürkütücüdür, beraberlikler tuhaf bir tarikata benzememeli. Karmaşık meselelerin çevresinden geçmek yerine onlara odaklanmak gerekir. İçselleşmiş bir eleştirelliğe ihtiyaç var. Birçok kurum, var olmalarını yeterli görüyor olabilirler, ama neden? Çünkü kültür ve sanatla uğraşıyorlar,  Sanat neden iyidir?  çünkü öyledir. Bu yeterli bir muhakeme mi sahiden? Değil!

 

Genç kuşakla yeni bağlantıları fiziken harekete geçirmek Covid-19 koşullarından ötürü şu anda mümkün değil, çevrelerimizin dışındaki kişileri de dahil etmeye açık değilsek o zaman tüm mücadeleyi baştan kaybetmiş olabiliriz. Eski, kısıtlayıcı milliyetçi uygulamaların ve düzenlerin değişmesi gerekiyor, ama mevcut güç yapılarının sadece birlikte hareket eden insanlar tarafından değiştirilemeyeceği aşikar. Kültür ekolojisinin de kendine taraftar edinmek yerine bereketli bir müzakere sahasına dönüşmesi lazım. 

 

Sadece kriz koşullarına alışkın olanların değil, kurumların her yerde, bugünkü gibi, kriz zamanlarında nasıl faaliyet gösterdiklerini düşünmeleri gerekli oldu. Fon verenlerin çoğu, orijinal hibe amaçlarının gerçekleştirilmesini güçleştiren veya imkansız kılan durumun belirsizliğine rağmen, hibelerin "nitelik" yerine "nicelik / miktar" için kullanılmasını istiyor ve maalesef acil durum destekleri ve diğer destekler çoğunlukla “ulus” olgusuna odaklı. Bu, hem fon vereni hem fon alanı bağlıyor. Beyrut kültür hayatını da neredeyse yerle bir eden 4 Ağustos patlaması, Beyrut’ta dört kişiden biri olan Suriyeliler arasındaki kültür aktörlerine nasıl etki etti?  Fonlar Suriye’lilere kültür üreticilerine, bürokratik sebeplerle, verilemedi.

 

Peki kaynak paylaşımının, bir ilişki ağı kurmanın veya farklı tartışmalar düzenlemenin yolları ne olabilir? Bu tartışmalara hukukçular da katılabilir, bankacılar da. Bu bireylerin ve kurumların hayatta kalmaları için yeni davranışlar geliştirmesine yardımcı olacaktır.  Kar amacı gütmeyen kurumların gelir yaratacak modeller geliştirmelerine de olumsuz bakmıyor olmamız lazım. Yeter ki üretilen gelirin kişisel çıkarlara hizmet etmesine izin vermeyen mekanizmalar olsun. 


Biraz geri dönmenin gerekli olduğuna inanıyorum. Sorular sorar, olası senaryoları çizerken unutmamamız gereken sanat pratiklerinin farklı olduğudur.  Yani, sanatın etkili olması için araçsallaştırılmaması gerekir ki bu da, sanatı diğer yaşam faaliyetlerinden ayıran radikal farklılıktır. Araçsallaşırsa artık sanat değildir ve işlevi kalmaz. Bunun neden önemli bir pratik olduğunu anlatmak meşakkatlidir. Kültürün herkes için olduğunu ifade etmek ne yeterlidir ne de doğrudur. Bunu, her şeye ekonomi merceğinden bakanlara ve farklı değer sistemlerine geliştiremeyenlere anlatmak daha da meşakkatlidir. Sevgili arkadaşım Charles Esche’nin de dediği gibi “İdealde, siyasi, kültürel ve ekonomik değer arasında bir denge görmek isteyecekken, yalnızca siyaseti ve kültürü kontrol eden ekonomi yasasıyla baş başayız. Politikacılar, toplumu yönetmek veya kültürel değerler sunmak için değil, ekonomiyi en iyi şekilde yönetmek için rekabet ediyorlar. Bu durumda ilk önce politikacıları kültürün bir kamu hizmeti olduğuna ikna etmeliyiz. Ama aynı şey müzelerde de oluyor. Karşılaştığımız sorular, müze nasıl daha fazla para kazanabilir, nasıl daha çok ziyaretçi getirebilir, nasıl daha fazlasını üretebilir.” Oysa, kurumun asal görevi hikayeler üretmek ve hikayelere, deneyimlere açık olmaktır. Manolo Borja-Villel’in dediği gibi “sanata duygusal düzeyde bağlanan bu sevgi topluluğunu yaratmak” daha iyi bir fikirdir. 


Konuşmaya besleyen bilgi ve referanslar:

Türkiye’de Devlet-Sivil Toplum Kuruluşları İlişkisi ve Sivil Toplum Kuruluşlarına Katılım,” Osman Şahin - Sema Akboga 

International Journal of Political Science and Urban Studies


Contemporary Image Collective, Kahire

http://www.ciccairo.com/


Townhouse Gallery Cairo The End of Many Endings?

The End of Many Endings? - Contemporary


Sticky Fingers: Foreign funding in flux


Nina Möntmann, “Institutional Critique vs. Corporate Identity,”  Texte zur Kunst,

 XI/41, March, p. 171-182.


Flusser Vilém, “On Future Architecture”, in ARTFORUM, May 1990, no 9, vol. 28, p. 36.


The China-Russia NGO Crackdown – The Diplomat




7/23/2020

Ülkenin Üniversite Müzesi: İstanbul Resim ve Heykel Müzesi: Birinci Bölüm

2019 Mayısında yeniden açılmasına gönül koyduğum ve yıl sonunda ayrıldığım İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin istikametini nasıl tahayyül ettiğimi paylaşmak istiyorum. Notlarımı pratik bir nedenle değil, tartışmalara katkıda bulunması amacıyla tarihe bırakıyorum.


I.


Meseleye “Ülkenin üniversite müzesi:  İstanbul Resim ve Heykel Müzesi” başlığıyla girelim. Üniversitenin, Akademiyle özdeşleşmiş olan Fındıklı yerleşkesinde konuşmalarda karşılaştığım, e-posta yazışmalarında okuduğum, sıklıkla zikredilen “üniversitemizin müzesi” ve “müzemiz” tabirleri daha ilk günlerden itibaren zihnimde yer etmişti. TÜYAP Kitap Fuarında yaptığım ve bu yazıya altlık teşkil eden konuşma bile üniversitenin Instagram hesabından “müzemiz” altında duyurulmuştu. Bu sahipliği nasıl okumam gerektiği üzerine düşüne durdum. Özellikle bana yöneltilen “biz” zamiri ne anlama geliyordu, eski kutsal azınlığa dahil olmadığım, yani Akademiden gelmediğim mi kastediliyordu? Olası müze kullanıcıları da parantezin dışında mıydı? Dilin özelliğidir, farketmeden kullandığınız bir tabir ayrımcı ise onunla birlikte ayrımcılığı da devralır ve yaşatırsınız, dilde kabul gördüğü için ve zikredenin zikredilenle aynı olmayışından bir sorumsuzluğu da öngörür. Misal, yabani rezeneye “arap saçı” veya yemek çeşitlerine “kadın göbeği” “genç kız rüyası” “kadınbudu” “dilber dudağı” derseniz bu ırkçı ya da cinsiyetçi olduğunuz anlamına gelmeyebilir ama ırkçılık ve cinsiyetçiliği sürdürmüyorsunuz demek de değildir. “Üniversitemizin müzesi” tutumu da “biz” ile “öteki” arasına bir sınır işliyor, “müze, bizim üniversitemizin, bir başkasına ait değil” Oysa, Üniversite müzenin ancak bakıcısı olabilir ama sahibi değildir. Müzenin sahibi kamu, okul da kamu adına muhafaza etmekle görevlidir. Doğru tarif bu. “Biz”in kim olduğu belli olmadığı için, kendi haricindekileri tarif etme şekli de muğlaklık içeriyor. Misal, “bizim” dendiğinde akademiden mi söz ediliyor yoksa üniversitenin tamamından mı? Yani, “biz” bir geleneği tarif eden bir kümelenme mi? Alışkanlıktan dile dolanmış olabilir, özgül bir çağrışımı da olmayabilir ama her durumda, müzenin kime ait olduğu meselesine dönersek, sahip çıkmakla ve ilişkinlik ayrı kavramlardır ve müzenin sahibi, son tahlilde kullanıcıları, kamudur.


Üniversitenin müze siciline de bakmak gerekir. MSGSÜ “biz” kavramını hak etmiş mi, müzeye sahip çıkmış mı? Müze açıldığı 1937 yılından sonra kapalı kaldığı günler, aylar ve yıllar çok daha uzun. Açık olduğu saatler de memuriyet saatlerine indirgenmiş. Eserlerin iyiliği ihmal edilmiş. Mali destek arayışı sonucu baştan belli olan Ankara yazışmalarına indirgenmiş, belli çalışanların ve müdürlerin olağanüstü emekleri münferit çabalar olarak addedilmiş, onurlandırılmamışlar. İstenmeyenlerin sürgün edildiği mevki olmuş. 1937’den beri ne kadar muvaffak olunmuş da  MSGSÜ “biz” zamirini iştahla sahipleniyor? Önümüzdeki 80 yıllık bir israf, yüzüne gözüne bulaştırma hikayesi ise eğer sorunu sadece Akademide değil, devletin, Türkiye’nin 20. Yüzyılıyla olan ikircikli ilişkisinde de aramak gerektiğini bir kenara koyalım.


II.

Resim ve Heykel Müzesi Türkiye’nin modern sanat hikayesini anlatmak üzere eğitim özellikli bir kurum olarak planlanıyor. Ayşe Hazar Köksal’ın doktora tezi ve yazıları bu konuda derin ve kapsamlı bir anlatı sunuyor.(1) Müzenin bağlı bulunduğu akademiye muazzam bir kamusal sorumluluk yüklenmiş. Müzenin vazifesi üniversitenin arka bahçesi, oyun alanı veya izdüşümü olmak değil. Dört şıklık kuruluş belgesinde Akademi sadece eğitim bağlamında yer alıyor. Kuruluş belgesinin dördüncü şıkkında yazıldığı gibi Resim Heykel tedrisata katkıyla vazifelendirilmiş bir kurumdur.


Kuruluş Belgesi toplama, sergileme, araştırma ve eğitime katkı sağlama bağlamında bugün de geçerli olması gereken altın standart. bu dört dikme zamanın koşullarına rahatlıkla uygulanabilir.


“İstanbul’da bir "Resim ve Heykel müzesi” tesis edilmiştir. 

  1. Resim ve Heykel müzesi diye anılan bu galerinin tesisinden maksat:

    1. Şimdiye kadar dağınık bir halde bulunan Resim ve Heykel eserleriyle, muhtelif sergilerde yeniden alınacak sanat eserlerini bir araya toplamak, 

    2. Bu eserleri daimi surette teşhir ederek halkın sanat terbiyesine hizmet etmek, 

    3. Resim ve Heykel tarihine ve bilhassa Türk ve Resim Heykel tarihine ait tetkikleri kolaylaştırmak, 

    4. Güzel Sanatlar Akademisi Resim ve Heykel tedrisatına yardımda bulunmaktır.”


Kuruluş öncesinde, Akademi müdürü Burhan Toprak’ın Kültür Bakanlığı’na ilettiği mektup da takdire şayan. Bakanlığın önerdiği “Milli Türk Resim ve Heykel Galerisi”  ismine karşı Toprak şöyle yazar: 

“...(Milli Türk Resim ve Heykel Galerisi) ünvanı, (Millî Türk) tabiri büsbütün başka bir mana ifade eylediğinden tadile muhtaçtır. Ayvazofski, Varniya, Valery, Zonaro, Ziem gibi sanatkârların eserlerini de müzeye koymak esas itibariyle kabul edilmiş olduğundan 21 eylülde müzenin harici kapısına ebadı mimarlarca tesbit edilen “Resim ve Heykel Müzesi” yazısını havi bulunan beş metre uzunluğunda büyük bir mermer levha ısmarlanmış bulunmaktadır. Adı geçen levha açılma töreninin yapılacağı 21 eylüle güçlükle yetişebilecektir. Bu vaziyet karşısında tekrar büyük masraflar ihtiyar ederek (millî Türk Resim ve Heykel Galerisi) ünvanını taşıyan başka bir levhanın yaptırılmasına zaman darlığı hasebiyle maddi imkân mevcut değildir…”


Müzenin şehadeti olan mermer levhada “Atatürk’ün Emriyle 1937’de tesis edilmiştir” yazar. Müze, Beşiktaş’taki Veliaht dairesinden ayrıldığında üniversite levhayı korumaya almayı ihmal ediyor. Daha sonra yerinden indirilen levha Milli Saraylar deposuna iltihak ediliyor ancak Milli Saraylar bunu malum sebeplerle  doğrulamamakta gayet  ısrarcı. 


Modern ulus inşasında önemli bir rolü olan müzenin koleksiyonunun bir bölümü çok kısa bir zaman zarfında bir araya getiriliyor.  Saraylardaki eserler özenli bir seçkiyle müzeye dahil ediliyor, Ankara da dahil olmak üzere farklı kurumlardan devrediliyor. Bu bir kamusallaştırma süreci. 


Son yıllarda gerçekleştirilen harekât ise Türkiye’nin modern sanat hafızasının Resim ve Heykel Müzesi’nden seyreltilerek Milli Saraylar ve Ankara’daki Başkanlık Sarayına dahil edilmesi. Bu transfer, modern sanatın kurucu kuşaklarından Şeker Ahmet Paşa, Abdülmecit Efendi gibi sanatçıları bağlı oldukları hikayelerden ayırmak ve geçmişi örtmek, geç Osmanlı modernine fantazmagorik bir hikaye yazmaktan ibaret değil. Geç Osmanlının muteber hikayesi köreltilerek zamansız bir Osmanlı tahayyülüne teslim ediliyor. Aynı zamanda, erken modernin budanması ile müzenin Yirminci Yüzyıla hapsedilerek “köksüz” bir cumhuriyet emrivakisine indirgenmesi/ilgilenilmemesi söz konusu. 


Müze açıldığında bu eserlerin geri gelmesi gerekli. Bu bağlamda “Atatürk’ün Emriyle 1937’de tesis edilmiştir” şehadeti ve erken Cumhuriyet kamusallaştırması çok önemli. Saraylardan, devlet dairelerinden resimlerin alınıp, halka açık bir müzeye konulması tam da budur. Unutmayalım, RHM, 1930’larda Sümerbank, Eskişehir ve Turhal Şeker Fabrikaları, Karabük Demir Çelik gibi kamu girişimleriyle aynı zamanda şekillenmiş bir kurumdur. 


II.

Tam da bu ara kesitte, yani hem memleketin müzesi hem üniversite müzesi olarak, kurumun, kamu, öğrenci, eğitim ve araştırmalara nasıl katkı sağlayabileceği ve aracılık yapabileceğine bakmak gerekiyor. Dünyada yaklaşık 55.000 üniversite müzesi mevcut. Bunların yarıdan fazlası ABD’de. 2.000 kadar da üniversite sanat müzesi var.


İlk müzelerden Museo Capitoline Roma'da açılıyor. Capitoline uluslararası öneme sahip ilk kamusal sanat müzelerinden ve bugün bildiğimiz bu tür kurumlara örnek teşkil ediyor. Öte yandan, müze tartışmalarında genel kabul gören İngiltere'nin kamu hizmetindeki en eski müzesi --bu bir özel müze-- ve modern müze kurumunun bilinen erken örneği Oxford'daki Ashmolean. Kısaca, ilk müze bir üniversite müzesidir. Zamanında bir tür nadireler kabinesi olarak düzenlenmiş olan Ashmolean müzesinin kuruluş tarihinin 1683 olduğunu hatırlarsak üniversite müzesi kavramını da 17. Yüzyılın üçüncü çeyreğine yerleştirmiş oluyoruz. Bu yazının amacı üniversite müzesi olgusunu farklı  bir çerçeveye koymak, farklı bir müze tarihi sıralamak ve geçirdiği evreler üzerine konuşmak değil ama zaman zaman geriye dönerek kritik farklılaşmalara, örtüşmelere, rol farklılıklarına değinmeyi umuyorum.


Hatırlamanın değerli olduğu konu, üniversite müzesi olgusunun akademya tarihiyle yanyana gelmesi, tasnif, adlandırma, veri üzerine çalışma ve araştırmalarla  örtüşmesidir. Müzenin kuruluş hikayesindeki terbiye etme ve aidiyet kurgulama iradesiyle  üniversite müzesinin oluşumundaki araştırma ve derin eğitim ereğinin birbirinden ayrı olmadığını biliyoruz. Misal, hepimizin bildiği gibi, Halil Edhem Beyin bir araya getirdiği Elvah-ı Nakşiye koleksiyonun bir bölümü müzeye altlık olan batı şaheserlerinin kopyalarından müteşekkildir. Halil Edhem bey Paris’teki genç Türk ressamlarını toy bulduğundan profesyonel kopistleri tercih eder. Bu da kopistliğin başlı başına bir meslek olduğu bir zamandır. Neden kopya? Kopyalar, alçı model, mulaj Avrupa ve Amerika’da  sanayileşme döneminde uygulamalı sanatlar için önemli bir rol oynar. Londra'daki Victoria ve Albert Müzesi gibi kurumlar İngilizlerin beğenisini terbiye etmek ve biçimlemek için kurulmuştur. Millet kopyalarla terbiye edilir. 19. Yüzyılın ansiklopedik müzeleri, koleksiyonlardaki eksikleri alçı heykellerle ikame eder. Özellikle ABD için bu bütçe açısından da tercih sebebidir. Bugün kimimize tuhaf gelebilecek olan kopya olgusu bir değersizleştirme değildir, tam aksine kültür değerlerini yerleştirmeye hizmet eder. Kopya bir eğitim aracıdır.  


Memlekette akademik müzeler, misyon ve ekalliyet okullarıyla başlar ki aydınlanmacı programlar ve normatif prensiplerin yerleştirilmesi bağlamında şaşırtıcı değildir. İlk akademik müze 7.000 numunesiyle Anatolia College Museum olur. Bu kapsamlı doğal tarih müzesi Merzifon’dadır. Anatolia College, Robert Kolej, Tarsus Amerikan gibi bir misyon okuludur. Koleksiyonun da üniversite müzeleri gibi bu müzenin de bağlı olduğu kurumdaki eğitimine katkı sağlayan bir  “Araştırma/Çalışma Koleksiyonu” (Study Collection) olarak planlandığını görürüz. Karadenizden Akdenize muazzam bir bitki türü taraması yapılmış, müzenin akademik bir iddiası olmuş ve misal Anadolu’ya has bir lale türünün, müzenin küratörü Johannes Manisadjian’ın adını taşıdığını biliyoruz.


 Koleksiyonların öncelikle neden ve nasıl oluşturulduğunu bir daha hatırlayalım. “Araştırma/Çalışma Koleksiyonu” olarak adlandırılan eser envanter bütünün öncelikli vazifesi numunelerden mütevellit olmasıdır.  Yani her birinin şaheser olması gerekmez. Bu olguyu terkenize alın. Bu durumda numuneden beklenen vazife veya performans biricikliğinden ziyade sunduğu kapasitedir. Dolayısıyla, bu bir kopya bile olabilir. 


Kopyanın da ötesinde, bahsettiğim kapasite sadece önemli bir sanatçının minör bir eseri, örneğin bir heykeltraşın heykeli yerine deseni anlamına gelmez; aynı zamanda müzenin bulunduğu kente özel bir sanat üslubunu da kayda geçirmek veya değerlendirmek olabilir. Yani, üniversite müzesinin istikameti ana akım müzelerin dümen suyuna girmemek, gerektiğinde ezber bozmaktır. Özetle, müzenin vazifesi şaheser teşhir etmek değildir, eserin amacı münazara nesnesi olmaktır.


III.

Müzelere dair bir genel notu baştan düşelim.  18. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın sonu arasında müze tarihinde evrimsel bir süreklilik izleyemeyiz. Özellikle Son 40 yılda müzeler yeniden tariflendiler. Müze kendi tarihinden ziyade çasını ikinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan orta sınıf tema parkları ile endüstriyel fuar kalıpları tarihinden özelliklere bıraktı ve bu özellikleri özümsedi. Bu yönelimi de 1968’in popüler taleplerine cevap vermek üzere  biçimledi. 1980’lerdeki ekonomik büyümenin ardından küreselleşmeyle beraber birer tüketim cenneti ve keyif zamanı kullanıcısı olarak müze, Hindistan, Çin ve Güneydoğu Asya'nın yanı sıra "yeni diyarlar"dan "yeni izleyiciler"in katılımıyla gittikçe genişleyen bir turizm sınıfını öngördü. Ve sadece uzaklardan gelenlere yönelik değil, bulundukları kentin yerlisini de turist olarak konumladı. Çok uzun bir tarihi vülgerleştiriyorum ama gelmek istediğim nokta, ana-akım müzelerinin geldiği yer üniversite müzesine bambaşka fırsat sunması. 


Üniversite müzelerinin, koleksiyonlarını eğitsel anlamda biçimlerken “şaheser” toplama yarışına girmiyor olmaları onları farklı kılmıştır.  Mali manada da “normal” müzelerle baş ölçüşemezler. Bunu bir sorun olarak düşünmeyelim, aksine, bu durum, iyi değerlendirildiğinde, bir müjdedir. Üniversite müzesinin olası serbestliğine işaret eder. Biriktirilen eserler birer veri, birer numune olarak var olabilir, akademik ve spekülatif okumalara diğer müze modellerinden çok daha mütemayil olmaları mümkündür. Yakın bir örnek üzerine kafayı yoralım. New York Üniversitesi müzesi Grey Art Gallery 2019 sonbaharında konuşulmaya değer bir sergi gerçekleştirdi. Koleksiyonda, daha önceden gösterilmeyen eserleri kapsayan serginin adı Modernizmler: New York Üniversitesi Abby Weed Grey Koleksiyonundan İranlı, Türk ve Hintli Önemli Eserler.(2) Grey Art Gallery’deki sergi 1960'lı yılların Hindistan, İran, Türkiye’den 1970'lerin başına kadar resim, heykel, baskı ve desenleri bir araya getiren ilk ve en büyük proje. Basın bültenine göre iddiası “sanatçıların kendi miraslarından ilham alma biçimleri ve aynı zamanda anahtar kavramlarla dünya söylemleri ve modernite sorunlarıyla iştigal etmeleri.”


Çok az kişinin batı ötesinde günümüz sanatına ilgi gösterdiği 1960’lar ve 1970’lerde --unutmayın ki en kapsamlı sanat tarihi ders kitaplarında, --Gardner, Gombrich veya Janson örnekleri aklınıza gelsin-- “Çağlar Boyunca Sanat” “Sanatın Öyküsü” ve “Sanatın Tarihi” kitaplarında, Doğu, Orta Doğu, ve Güney tarihe tarihsel anlamda dahil edilmez, olsa olsa kitapların sonunda bir eğreti bir eklenti olarak durur.

Böyle bir zamanda, Abby Weed Grey, İran, Türkiye ve Hindistan'dan 700 eserlik bir koleksiyon bir araya getiriyor. Bu amaçla 1961'de Batılı olmayan ülkelerden sanat toplama amacıyla Ben ve Abby Grey Vakfı'nı kuruyor. 1960'tan itibaren 13 yıl boyunca dünyayı dolaşan Grey “sanatla bir dünya” diye tanımladığı bir kavram geliştiriyor. Grey’in pratiği ABD'nin Soğuk Savaş sırasında geliştirdiği kültür diplomasisi ve United States Information Agency’nin (Birleşik Devletler Enformasyon Ajansı) rolüyle yer yer örtüşüyor. USIA üzerinden eserleri ABD’ye diplomatik kargo ile yolladığı da görülüyor. Ancak, Grey’in misyonu ve kurduğu ilişkiler bununla sınırlı değil. İran'ı sekiz, Türkiye ve Hindistan'ı dörder kez ziyaret ediyor. İran'da şiir, hat sanatı ve Şii ikonografisine göndermeleri olan sanatçılara yöneliyor. Türkiye’yi ziyaret ettiğinde, Batıcıl üslupları sorgulayan ama modern içinde kendine bulmaya çalışan sanatçılarla karşılaşıyor. Hindistan'da, bağımsızlık sonrası dallanıp budaklanan sanat ortamını araştırıyor. Zamanında, İran ve Türk sanatının ABD’deki ilk sergilerini düzenliyor.(3) 1968'de Birinci Hindistan Trienalini destek veriyor. 1974'te New York Üniversitesi’nde Grey Art Gallery’nin kuruluşuna sebeb oluyor. New York Üniversitesi’nin Grey Art Gallery koleksiyonun ülke dışındaki en kapsamlı Türkiye sanat koleksiyonudur. Bir Üniversite müzesinde!


Konuk trafiği, geleneksel anlamda, “keyif/boş zaman” müzeleri için standart başarı ölçütlerinden biridir. Giriş sayısı, renkli basında yer tutmak, sosyete figürüyle pahalı bir resim önünde resim çektirmek, gazetede yer aldığı alanı gayrimenkul gibi ölçmek başarı sayılır. Ancak, bir güruhu, birbirine benzeşik bir sanat deneyimine zorlamak üniversite müzesinin vazifesi değildir, algılamayı kiçleştirmek, mecburi bir hayranlık yaratmak hiç değildir. Misal, Grey Art Gallery sergisinin genel izleyiciye hitap etmeme olasılığını düşünün, New York Üniversitesinin Orta Doğu Araştırma programları, batı dışı sanat tarihiyle ilgili bölümleri olmaksızın sergi kullanıcılarının kısıtlı olduğunu da söylemek mümkün.  Olabilir ama bu önemli değil. Üniversite müzesi olarak vazife “sanat terbiyesine hizmet etmek”, araştırmaya önem vermek;  sanat tarihine ve özellikle Türkiye sanat tarihine dair incelemeler yapmak ve eğitime yardımcı olabilmektir.


Grey Art  Koleksiyonunun New York Üniversitesine devri de ilginç bir  bağlamda gerçekleşiyor. NYU İslam Sanatı profesörü, kültür tarihçisi Peter J. Chelkowski 1970 yılında İran Tarihi üzerine haftada üç gün sabah 06.00da CBS televizyon kanalında  “Sunrise Semester“ adlı, üniversite düzeyinde bir ders seviyesinde bir televizyon ders dizisinde program sunuyor. Bayan Grey de televizyonda bu kursu takip ediyor. Chelkowski’ye bir mektup yazan bayan Grey 1975 yılında koleksiyonunu vakfiyesi ile birlikte üniversiteye veriyor. Mesele şu ki Grey bunu zamanında Metropolitan Müzesine veya bir başka Guggenheim’a bağışlamaya çalışsa gülüp geçerlerdi.


Grey Art Gallery NYU’nun ilk sanat müzesi değil. Albert Eugene Gallatin’in kurduğu “Gallery of Living Art” (yani Yaşayan Sanatlar Galerisi) adıyla açılan kurumu var. 31 Ekim 1927'de, üniversitenin tanıtım ofisi, “Amerika'nın İlk İddialı Güncel Sanat Müzesi, NYU'da Olacak” başlıklı bir basın bülteniyle yeni kurumu duyuruyor. Galerinin mekânı da bugün Grey Art Gallery’nin bulunduğu üniversitenin ana binası olan Washington Square East 


Gallatin, pozisyonunu gayet net tarif ediyor:

“İyi resimle ilgileniyorum, orijinin ne olduğu farketmez. Amerikan sanatını teşvik etmek için çaba sarf edeceğiz ama milliyetçi propaganda yapmayacağız [...] Özellikle tanınmamış genç sanatçıları bulmaya çalışacağız [...] New York’ta, güncel  eserlerinden  en nitelikli olanların izlenebileceği bir yere ihtiyaç var [...] Amacım desen ve resim temelli tutarlı  bir koleksiyon oluşturmaktır [...] İleride yaşayan sanatçılardan bir heykel koleksiyonu oluşturmayı umuyorum.(4) 


Bu kozmopolit tutum, Burhan Toprak’ın Kültür Bakanlığı’na yolladığı mektuptaki ifadeyle benzeşiyor. İstanbul’da Resim ve Heykel Müzesi’nin açıldığı 1937 yılında da adı “Museum of Living Art”a, (Yaşayan Sanatlar Müzesi) dönüşen üniversite kurumu, zamanında Museum of Modern Art ve Whitney Museum of American Art’dan daha atik ve heyecan verici bir kurum olarak kabul ediliyor. Öyle ki zamanında modern sanat kanonunu tarif eden ve neredeyse tüm dünya müzelerini benzer bir yola sokan, Museum of Modern Art’ın yöneticisi Alfred Barr, Albert Gallatin’e şu mesajı yolluyor:

“Modern sanatla ciddi olarak ilgilenen herkesin, verdiğiniz önemli hizmetler için size ve “Yaşayan Sanat Müzesi”ne minnettar hissetmesi gerektiğini düşünüyorum. İnandığınız sanatın arkasında azimle, sağlam durdunuz. Daha büyük kurumlar için mümkün olandan daha yoğun ve seçkin bir beğeni kanonu korudunuz. “Yaşayan Sanat Müzesi”ne kıyasla büyük kaynakları olan müzemizin, şimdiye dek imkânsız bulduğu en önemli, eserleri satın aldınız. Umarım cesur ve uzak görüşlü örneğinizi takip edebiliriz.

-Alfred J. Barr, Jr.,”


Hafta içi sabah 8:00’den gece 10’a kadar, hafta sonu da saat 5’e kadar açık olan üniversitenin rahat ve konforlu ortamında halka hizmet veren Yaşayan Sanatlar, Gallatin'e göre “keşif ve deneme” için bir “laboratuvar,” entelektüel tartışmalara fırsat veren bir forum. Müzenin, “New York Ekolünün”  oluşumuna katkısı çok büyük. Hans Hofmann resimlerin önünde ders veriyor. Arshile Gorky, Philip Guston, David Smith, Robert Motherwell, Adolf Gottlieb ve Elaine ve Willem de Kooning gibi sanatçılar geçirdikleri dönüşümü bu müzeyle ifade ediyorlar. Ancak, New York Üniversitesi 2. Dünya Savaşı sırasındaki ekonomik koşulların zorluğu bahanesiyle 1942 sonunda Müzeyi sonlandırıyor. Üniversite, sergi salonunu kitap kataloglama mekânına dönüştürmeye karar vererek Gallatin’le ilişkisini bitiriyor. 


Gallatin’e koleksiyonunu al ve git denmesinin arkasındaki nedenlerden en önemlisi sanat hocaları.  Öğrencilerinin koleksiyonu izlemelerine izin dahi vermeyen öğretim üyeleri var. Bunlar, öğrencilerinin müzede gördükleriyle sınıfta öğrendikleri arasında bir çelişki olduğunu ve bu çelişkinin öğrencilere  zararlı olacağını söylüyorlar. Müzenin kapatılması kimi üniversite yetkililerinin müzeye kayıtsızlığı ve muhafazakarlığın da sonucu. Değişiklikler 1942 başından itibaren hissediliyor. Gallatin küçük bir odaya yerleştiriliyor, mekânın bir sergi görevlisi var, o da işten çıkartılıyor, basın bültenleri sınırlandırılıyor. Masrafları bizzat Gallatin ödediği halde, küçük tadilatlara dahi izin verilmiyor.


Gallatin de koleksiyondan 175 eseri Philadelphia Sanat Müzesi bir kısmını da Pittsfield'deki Berkshire Müzesine devrediyor. Koleksiyonda Picasso, Braque, Gris, Léger, Mondrian, El Lissitzky, Miró, Jean Arp, André Masson, Robert Delaunay, Duchamp, DeChirico, Charles Demuth, Lipschitz, Metzinger gibi sanatçılar var.(5) 


Çok az şey bildiğimiz bir konuyla ilgili derin araştırma söz konusu olduğunda ve büyük kurumlarda yer alamayacak kadar özgül  veya deneysel programlar ve üniversite müzeleri olmasa, “Modernizmler: New York Üniversitesi Abby Weed Grey Koleksiyonundan İranlı, Türk ve Hintli Önemli Eserler.” gibi sergiler gerçekleşemez. 


New York Times eleştirmeni Holland Cotter şöyle yazmıştı. 

“Üniversite müzeleri diğer müzelere benzemeyebilir. Kiminin koleksiyonlarında çok önemli eserler olmasına rağmen asıl amaçları eser toplamak değildir. Her şeyden önce, öğrenciler ve araştırmalar için uygulamalı, kullanım amaçlı eğitim araçlarıdır. Kültür tarihini derin ve ayrıntılı bir şekilde doldururlar […] Kamu müzesi bize harikalar sundu. Üniversite müzesi ise hayat verdi: organik, samimi ve haber kadar taze.  Orta büyüklükteki müzelerde bile nadiren karşılaşılan üniversitelerde üretilen bu denemeler entelektüel serüvenin gişe kazancına yeğlenmesinin sonucudur.”(6)


Cotter’a katılıyorum ancak üniversite müzeleri ile diğer müzeler arasındaki çizgi o kadar net olmayabilir. Ansiklopedik müzelerde de gelişkin akademik özellikler bulunuyor. Bazıları üniversitelerdeki derslere rakip, hatta onlardan kapsamlı, sempozyum ve tartışma ortamı sunabiliyor. Küratörler, akademik görevler ile diğer işleri arasında konumlanabiliyorlar, akademisyenler bilgi setlerini sergilere taşıyorlar.  Dolayısıyla, üniversite müfredatının sanatı kapsaması kendi başına yeterli  değil. Öte yandan koca koca müzeler, aşırı bütçeler ve cilalı sergileriyle kendilerini küçük düşürürken üniversite müzesi, daha atik şekilde, daha küçük, yoğun araştırmaya dayanan, koleksiyonunu değerlendiren, konvansiyonları sorgulayan zorlu sergiler gerçekleştirebilir.(7)


(1) Sanatın kurumsallaşma sürecinde İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Ayşe Hazar Köksal Bingöl, Doktora Tezi, İTÜ, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011


(2) Modernisms: Iranian, Turkish, and Indian Highlights from NYU’s Abby Weed Grey Collection, Grey Art Gallery, New York University, Eylül 10 - Aralık 7, 2019 ; Mary and Leigh Block Museum of Art Northwestern University, Ocak 21 - Nisan 5, 2020; The Art Gallery at NYU Abu Dhabi, Sonbahar 2020.


(3) One world thru art: a selection of 1001 works of art from the Ben and Abby Grey Foundation. Ben and Abby Grey Foundation; Minnesota State Fair Grounds, St. Paul, Minn. Art Gallery, 1972, Turkish Art Today, Ben and Abby Grey Foundation; Minneapolis Institute of Art, 1966.


(4) “A. E. Gallatin's Gallery and Museum of Living Art (1927-1943”, Gail Stavitsky, American Art, Vol. 7, No. 2 (Spring, 1993), pp. 46-63.


(5)  1952'de müzeye bağışlanan Albert E. Gallatin koleksiyonu, dünyadaki en önemli modern sanat müzelerinden birinin temelini oluşturur.  

https://www.philamuseum.org/collections/browse.html?sort=Artist&packID=2083


(6) “Why University Museums Matter”, New York Times, Holland Cotter, Feb. 19, 2009


(7) “Curricular Connections: The College/University Art Museum as Site for Teaching and Learning”, College Art Association, August 12, 2009



https://www.artdogistanbul.com/